23 Haziran 2010 Çarşamba
mucizeydin
Bazı kelimelerin sadece sözlükte yeri var, hayatında yok. Bazıları iyi ki yok bazıları keşke olsa. Tesadüf gibi, Mucize gibi..., sen gibi... Hem tesadüfümdün hem mucizem. Çünkü çok içten, yana yana, iki büklüm dua edilen bir gecenin sabahında gelmiştin göz hizama. Çöle yağmur yağdığını gören, duran kalbin yeniden atışını duyan herkesin başına gelen geldi başıma, sevindim, sevdim. O an bildim, geceden gündüzüme gelen hediyemdin. Ne güzeldin, sen güzelsin diye ben de güzelleşmiştim. Güzel şeyler sevilmez mi, ben de sevdim işte seni, kendimi, bizi, sırf güzel diye, gerisi hiç ama hiç önemli değildi be...
19 Haziran 2010 Cumartesi
aşk
zamanın ilerleyen bir şey olduğu fikri aşkla bağdaşmaz. yaşamın pek çok yönü bugünden yarına artarak, çoğalarak, ilerleyerek taşınabilir. atalarımızdan daha bilgili ve tecrübeli olduğumuzu sanabilir; hal böyleyse, torunlarımızın bizden daha bilgili ve tecrübeli olacağını varsayabiliriz. geçmiş yüzyılların insanlarını telef eden hastalıklar şimdi kitaplarda birer isimden ibaret kaldığına göre, yarın bugünün muammalarına bir çözüm, dertlerine bir deva bulunacağına inanabilir ve zamanlar birlikte insanlığın da ilerlediği fikriyle avunabiliriz.
ama aşk sözkonusu olduğunda zamanın iktidarı erimeye başlar. ne atalarımızdan daha iyi, ne de torunlarımızdan daha kötü aşıklar olduğumuzu kabullenebiliriz. geçmiş-şimdi-gelecek üçlemesinin sıralaması aşka uymaz. insan bugün, dündan daha çok şey bildiğini ve yarın daha da çok şey bileceğini varsayabilir; ama aşk böylesi varsayımları kaale almaz.
ne gariptir ki, ‘‘bunca zaman sonra’’, zamandan anladığımız hálá bir kum saatidir. bize göre zaman akar ve birikir; kontrol edilemez ama ölçülebilir, önüne geçilemez ama bilinebilir. oysa aşkın zamanı böyle değildir. aşkın zamanı kum saatinde kararlılıkla büyüyen bir kum tepeceğiyle değil, olsa olsa su ile tarif edilebilir.
ama buradaki su, ne öyle nazlı nazlı akıp giden ve ikinci kez girildiğinde artık aynı olmayan bir nehir; ne kendi dingin evreninde olgunlaşarak huzura eren bir göl; ne de bir an önce kıyıya varmak, hedefine ulaşmak için dalgalanan azimli ve azametli bir okyanustur.
aşkın zamanı, ha düştü ha düşecek bir su damlasının iğreti duruşu, anlık oluşudur. su damlası belki düşer, belki de öylece kalır. mesele bu değildir.
mesele, düşse de düşmese de, ha-düştü-ha-düşecek olmasıdır. aşk bu yüzden tekin olamaz. ve tıpkı delilik gibi, o da yaptıklarından ve yapacaklarından sorumlu tutulamaz.
aşk öncesiz ve sonrasızdır. dünsüz ve yarınsızdır. aşık olduğumuz insanın ne eski aşklarının, ne de sabık aşıklarının varlığına tahammül edebiliriz. eğer aşıksak, geçmişten zerre kadar hazzetmez, selef istemeyiz. geleceğe gelince, aslında o da hiç gelmesin isteriz.
aşık olduğumuz insanın bizden sonra yaşayabileceği aşkları düşünmek bile istemez, hayali aşıklarıyla cenk ederiz. eğer aşıksak, gelecekten zerre kadar hazzetmez, halef istemeyiz. demek ki aşk tam da ‘‘şimdi’’ye, şu ana aittir. ‘‘hep vardım’’ diyemez; ‘‘hep var olacağım’’ diyemeyeceği gibi.
böyle tumturaklı konuşursa şayet, özünü inkár, ruhunu tard eder. o noktadan itibaren de artık kendisi değil, başka bir şeydir. evlilik ya da ilişki olabilir; sevgi ya da arkadaşlık. ama aşk değildir artık. zamanın ilerleyen bir şey olduğu fikri aşkla bağdaşmaz. bizden sonra gelenler bizim aşklarımızla ilgilenmeyecekler.
yapabilecekleri en temel hata, zamansal bir kıyaslamaya başvurarak, kendi aşklarının, geçmiş zamanların aşklarından, yani bizim şimdi yaşadığımız aşklardan daha üstün, daha derin ya da tam tersine, daha sığ, daha uçucu olduğunu sanmak olacak.
ama zaten onlar da bu tür kıyaslamalarla fazla oyalanmayacaklar. muhtemelen, kendi zamanlarının aşklarıyla ve kendi aşklarının zamanıyla didişmekten, ne geçmiş ne de gelecek aşklar üzerine kafa yormaya pek zaman bulamayacaklar.
EŞ
ama aşk sözkonusu olduğunda zamanın iktidarı erimeye başlar. ne atalarımızdan daha iyi, ne de torunlarımızdan daha kötü aşıklar olduğumuzu kabullenebiliriz. geçmiş-şimdi-gelecek üçlemesinin sıralaması aşka uymaz. insan bugün, dündan daha çok şey bildiğini ve yarın daha da çok şey bileceğini varsayabilir; ama aşk böylesi varsayımları kaale almaz.
ne gariptir ki, ‘‘bunca zaman sonra’’, zamandan anladığımız hálá bir kum saatidir. bize göre zaman akar ve birikir; kontrol edilemez ama ölçülebilir, önüne geçilemez ama bilinebilir. oysa aşkın zamanı böyle değildir. aşkın zamanı kum saatinde kararlılıkla büyüyen bir kum tepeceğiyle değil, olsa olsa su ile tarif edilebilir.
ama buradaki su, ne öyle nazlı nazlı akıp giden ve ikinci kez girildiğinde artık aynı olmayan bir nehir; ne kendi dingin evreninde olgunlaşarak huzura eren bir göl; ne de bir an önce kıyıya varmak, hedefine ulaşmak için dalgalanan azimli ve azametli bir okyanustur.
aşkın zamanı, ha düştü ha düşecek bir su damlasının iğreti duruşu, anlık oluşudur. su damlası belki düşer, belki de öylece kalır. mesele bu değildir.
mesele, düşse de düşmese de, ha-düştü-ha-düşecek olmasıdır. aşk bu yüzden tekin olamaz. ve tıpkı delilik gibi, o da yaptıklarından ve yapacaklarından sorumlu tutulamaz.
aşk öncesiz ve sonrasızdır. dünsüz ve yarınsızdır. aşık olduğumuz insanın ne eski aşklarının, ne de sabık aşıklarının varlığına tahammül edebiliriz. eğer aşıksak, geçmişten zerre kadar hazzetmez, selef istemeyiz. geleceğe gelince, aslında o da hiç gelmesin isteriz.
aşık olduğumuz insanın bizden sonra yaşayabileceği aşkları düşünmek bile istemez, hayali aşıklarıyla cenk ederiz. eğer aşıksak, gelecekten zerre kadar hazzetmez, halef istemeyiz. demek ki aşk tam da ‘‘şimdi’’ye, şu ana aittir. ‘‘hep vardım’’ diyemez; ‘‘hep var olacağım’’ diyemeyeceği gibi.
böyle tumturaklı konuşursa şayet, özünü inkár, ruhunu tard eder. o noktadan itibaren de artık kendisi değil, başka bir şeydir. evlilik ya da ilişki olabilir; sevgi ya da arkadaşlık. ama aşk değildir artık. zamanın ilerleyen bir şey olduğu fikri aşkla bağdaşmaz. bizden sonra gelenler bizim aşklarımızla ilgilenmeyecekler.
yapabilecekleri en temel hata, zamansal bir kıyaslamaya başvurarak, kendi aşklarının, geçmiş zamanların aşklarından, yani bizim şimdi yaşadığımız aşklardan daha üstün, daha derin ya da tam tersine, daha sığ, daha uçucu olduğunu sanmak olacak.
ama zaten onlar da bu tür kıyaslamalarla fazla oyalanmayacaklar. muhtemelen, kendi zamanlarının aşklarıyla ve kendi aşklarının zamanıyla didişmekten, ne geçmiş ne de gelecek aşklar üzerine kafa yormaya pek zaman bulamayacaklar.
EŞ
Akıllı Kadınlar Neden Yalnızdır?
Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.
KT
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.
KT
16 Haziran 2010 Çarşamba
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
