24 Kasım 2010 Çarşamba
tarif ettim
Her insan, yalnızlığın ne demek olduğunu tarif etmeli kendi kendine, kendine göre, yattıktan sonra hemen uykuya dalmadan önce. "Biri sana masal anlatıyorsa, ya da bir masal yaşatıyorsa yalnız değilsin."
22 Kasım 2010 Pazartesi
çekmecelerin kilitlenmesi dileği ile...
"seni beklerim öptüğün yerde
belki bir akşam dönersin diye
belki dönersin eski günlere..."
diyen ve içli içli devam eden şarkı artık güftesinden midir bestesinden midir bilmem, kalbimi tırmıklıyor. Daha girizgah kısmında içimdeki çekmecelerden birinden sadece bu şarkıyı dinlemek için 5 duyu organı ile varlığını ortaya koyan bir başka ben çıkıyor. Bu sevmediğim ben, sevdiği tüm adamları gömdüğü bu şarkıda ruhunu dinlendiriyor; ne öptükleri ne gelecekleri yer belli. Bu ben, bir adamı bu şarkıya gömmüşse adam şeklini yitiriyor, yitirdiği şekil ile birlikte jönü olduğu anıları da sol baştan siliyor, sesi artık duyulmuyor, gözlerinin rengi bulanıyor, adam düpedüz tarihe bir kayıp olarak geçiyor.Yok! Gömüldüğü şarkıda yok olmuş adamın bir zamanlar var olduğunu sadece kalbin hatırladıkları ispatlıyor. Bir başkası anlamaz ikna da olmaz. Şarkı çalar dalar gidersin, önce çekmeceyi bulursun, içindekini çıkarırsın, sen kaybolursun, adam kaybolur, zaman durur,dünya dönmez durur,mervsim değişir, hazan olur, aslında sıcaktır ama için soğur,yanındaki gerçek, yalandan o olur öteki olur, ne bilim sonuçta güzel olur. Ama kısa sürer, şarkı biter, ayrıca kötü biter, araya aslında sarışın olan bir esmer girer, olsun o onu temsil eder. Ortada Annenin sakladığı bir mektup da yoktur ,inboxta uyduruktan bir mail arşivde kalmıştır. O kadardır. Bazen okuyasın tutar, bir yerinden anlar gibi inanır gibi olursun, birden ucunu kaçırırsın, hayıflanırsın, sözlükte kelimelerle tanımlanamayan bir hisse kapılırsın, şarkıya gömdüğün adamı yetmez bir de yazdığın yazının içinde boğarsın, bir bakarsın adamın öptüğü yerdesin, eşşek gibi hatırlarsın;eski günlere döneriz diye salak gibi umutlanırsın, dayanamaz yazarsın, yetmez cevap beklersin, hayaller kuararsın, cevap gelmez, akşam çöker, çiçekleri bilmem ama sen boynunu bükersin, yolcuları ama adamın hayatından geçenleri kıskanırsın, şarkıda aslında gömülü bisürü değil bildiğin tek adam vardır, bu itiraftan sonra tokatı yer, çekmeceden çıkardığın diğer beni gerisin geriye aynı yere tıkar, boş bir tebessümle mecburen yanındaki gerçek olan her kimse yamacına sokulur, şarkıdan da mümkünse bir süreliğine uzak kalırsın. Biz buna AŞK IZDIRABI diyoruz, biz derken çekmecelere tıkılmış herkesi kast ediyoruz.
belki bir akşam dönersin diye
belki dönersin eski günlere..."
diyen ve içli içli devam eden şarkı artık güftesinden midir bestesinden midir bilmem, kalbimi tırmıklıyor. Daha girizgah kısmında içimdeki çekmecelerden birinden sadece bu şarkıyı dinlemek için 5 duyu organı ile varlığını ortaya koyan bir başka ben çıkıyor. Bu sevmediğim ben, sevdiği tüm adamları gömdüğü bu şarkıda ruhunu dinlendiriyor; ne öptükleri ne gelecekleri yer belli. Bu ben, bir adamı bu şarkıya gömmüşse adam şeklini yitiriyor, yitirdiği şekil ile birlikte jönü olduğu anıları da sol baştan siliyor, sesi artık duyulmuyor, gözlerinin rengi bulanıyor, adam düpedüz tarihe bir kayıp olarak geçiyor.Yok! Gömüldüğü şarkıda yok olmuş adamın bir zamanlar var olduğunu sadece kalbin hatırladıkları ispatlıyor. Bir başkası anlamaz ikna da olmaz. Şarkı çalar dalar gidersin, önce çekmeceyi bulursun, içindekini çıkarırsın, sen kaybolursun, adam kaybolur, zaman durur,dünya dönmez durur,mervsim değişir, hazan olur, aslında sıcaktır ama için soğur,yanındaki gerçek, yalandan o olur öteki olur, ne bilim sonuçta güzel olur. Ama kısa sürer, şarkı biter, ayrıca kötü biter, araya aslında sarışın olan bir esmer girer, olsun o onu temsil eder. Ortada Annenin sakladığı bir mektup da yoktur ,inboxta uyduruktan bir mail arşivde kalmıştır. O kadardır. Bazen okuyasın tutar, bir yerinden anlar gibi inanır gibi olursun, birden ucunu kaçırırsın, hayıflanırsın, sözlükte kelimelerle tanımlanamayan bir hisse kapılırsın, şarkıya gömdüğün adamı yetmez bir de yazdığın yazının içinde boğarsın, bir bakarsın adamın öptüğü yerdesin, eşşek gibi hatırlarsın;eski günlere döneriz diye salak gibi umutlanırsın, dayanamaz yazarsın, yetmez cevap beklersin, hayaller kuararsın, cevap gelmez, akşam çöker, çiçekleri bilmem ama sen boynunu bükersin, yolcuları ama adamın hayatından geçenleri kıskanırsın, şarkıda aslında gömülü bisürü değil bildiğin tek adam vardır, bu itiraftan sonra tokatı yer, çekmeceden çıkardığın diğer beni gerisin geriye aynı yere tıkar, boş bir tebessümle mecburen yanındaki gerçek olan her kimse yamacına sokulur, şarkıdan da mümkünse bir süreliğine uzak kalırsın. Biz buna AŞK IZDIRABI diyoruz, biz derken çekmecelere tıkılmış herkesi kast ediyoruz.
17 Kasım 2010 Çarşamba
vazgeçtim
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim. Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim. Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim. Gözlerime baktığında... kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim. Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim. Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim. Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim. Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim. Fotoğraflarda artık mutlu çıkmadığımı ve bununn tek nedeni sen olduğun için vazgeçtim. BENCİL OLDUĞUN İÇİN VAZGEÇTİM!! Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım. Bu yüzden ben de senden vazgeçtim
FK
FK
9 Ekim 2010 Cumartesi
var da var yok da yok...
bazen yalnızsın, nerede yalnız olduğunun hiç önemi yok, bazen kalabalıksın, nerede kalabalık olduğunun da hiç önemi yok! Dünya sen kadar,hayat bildiğin, insanlar görebildiğin, sesler duyabildiğin,hüzünler, mutluluklar hissedebildiğin kadar. Evrenin sınırını sen çiziyorsun, belki alplerden sonrası yok, belki kutup yıldızı elinin uzanabildiği yerde. Adamnın biri çıksa, alplerden ötesi var dese ne olur, kutup yıldızına dokunan olmadı dese kaç yazar...Her şey bildiğin, inandığın kadar işte. Güzeller, senin güzellerin, çirkinler senin, başarılar senin başarıların, olamayanlar senin olamayanların. Adamın biri bu çirkin dese ne olur, bu başarı dese ne olur...,olmadı dese kaç yazar, güzelsin dese neye yarar... herkesin kahramanı olduğu ayrı bir masal kitabı var, bunan inanan var, inanmayan var. Kara ormanlar var, canavarlar var, periler var,yıldızlar var. Bir sayfada bu var, öteki sayfada o var. Bazen aynı sayfada hepsi var... Senin masalın, senin kitabın ya, okusun diye birine veresin var, yarıda bırakan var, sayfasını yırtan,üstünü karalayan,beğenen, beğenmeyen, her gece her gece diyen, bi de sıkılıp kenara iten var...
Bi de boş vermek var ,çünkü sen okurken ayakta uyuyan var....
Bi de boş vermek var ,çünkü sen okurken ayakta uyuyan var....
23 Ağustos 2010 Pazartesi
ben gittim çoktan
insan hayal ettiği müddetçe yaşar, peki hayalleri gerçekleşmediğinde ne olur?
Nefes alıp verdiğimi kabul ediyorum, kalbim (çok şükür ki) kan pompalamaya devam ediyor, ve maalesef ( iyi ki) beynimin kıvrımları hala çok sağlıklı son derece de aktif ve randımanlı. Tüm bu cümlelerim biyolojik olarak son bulacak hayatın sonrasının korkunç bir sır olması nedeniyle çıkıyor ağzımdan.
üzerimdeki eğreti kılıftan, yüzümdeki makyajdan, french manikürlü tırnaklarımdan nefret ediyorum, bir de ağzımdan çıkan gürültülü kahkahalardan.Kamuflanjın böylesi yoruyor beni,herkesi ustaca yanıtlıyor olmak vicanımın orta yerine dokunuyor. Sürekli rötuş isteyen bu kılıfın terzisinin bile içinde ne olduğundan haberi yok, anlamaya da uzak ve sinir bozucu şekilde sakin... Her yerden, her şeyden, herkesten mesajlar yağıyor, en azından oyle olduğunu düşünmeye zorlanıyorum... Her şer, her keder aslında bişeyler anlatmaya çalışıyor bana,... güya. Ben de anlamaktan uzağım ve sinir bozucu şekilde isyanlardayım. Şikayet mektubunu kime yazmalıyım? Yıkılmam biliyorum, ben hacıyatmazın prototipiyim...Hevesle, merakla bekleyenere müjdeli haber yok bu cephede. sürekli kanasa da yaralarım, iliklerim 7X24 mesaide. Gücümü bir türlü toparlayamadığım, gizliden gizliye sendelediğimi biliyorum. Öyle bir oyun ki oynadığım ezberden, bu yıl ki oskara adayım. Elime tutuşturulan , sayfaları habire yırtılan, cümlelerinin üstü cizilen senaryoda, ismi vasfı, kudreti olmayan bir sürü sözde kahraman aslında bensiz aciz birer figuran... Figuranları, kahraman olduklarına ikna eden enerjim bitmiyor senaryo boyunca, bu enerjinin kaynağı ile birlikte gönderiyorum onları başka senaryolara,bir ömür sürüyor böylece çakma ünvanları,bendeki mide bulantıları. Gözüm arkada, dilimde bir kelime o da "asla", ben gittim çoktan tüm kahramansılara da uğurlar ola...
Nefes alıp verdiğimi kabul ediyorum, kalbim (çok şükür ki) kan pompalamaya devam ediyor, ve maalesef ( iyi ki) beynimin kıvrımları hala çok sağlıklı son derece de aktif ve randımanlı. Tüm bu cümlelerim biyolojik olarak son bulacak hayatın sonrasının korkunç bir sır olması nedeniyle çıkıyor ağzımdan.
üzerimdeki eğreti kılıftan, yüzümdeki makyajdan, french manikürlü tırnaklarımdan nefret ediyorum, bir de ağzımdan çıkan gürültülü kahkahalardan.Kamuflanjın böylesi yoruyor beni,herkesi ustaca yanıtlıyor olmak vicanımın orta yerine dokunuyor. Sürekli rötuş isteyen bu kılıfın terzisinin bile içinde ne olduğundan haberi yok, anlamaya da uzak ve sinir bozucu şekilde sakin... Her yerden, her şeyden, herkesten mesajlar yağıyor, en azından oyle olduğunu düşünmeye zorlanıyorum... Her şer, her keder aslında bişeyler anlatmaya çalışıyor bana,... güya. Ben de anlamaktan uzağım ve sinir bozucu şekilde isyanlardayım. Şikayet mektubunu kime yazmalıyım? Yıkılmam biliyorum, ben hacıyatmazın prototipiyim...Hevesle, merakla bekleyenere müjdeli haber yok bu cephede. sürekli kanasa da yaralarım, iliklerim 7X24 mesaide. Gücümü bir türlü toparlayamadığım, gizliden gizliye sendelediğimi biliyorum. Öyle bir oyun ki oynadığım ezberden, bu yıl ki oskara adayım. Elime tutuşturulan , sayfaları habire yırtılan, cümlelerinin üstü cizilen senaryoda, ismi vasfı, kudreti olmayan bir sürü sözde kahraman aslında bensiz aciz birer figuran... Figuranları, kahraman olduklarına ikna eden enerjim bitmiyor senaryo boyunca, bu enerjinin kaynağı ile birlikte gönderiyorum onları başka senaryolara,bir ömür sürüyor böylece çakma ünvanları,bendeki mide bulantıları. Gözüm arkada, dilimde bir kelime o da "asla", ben gittim çoktan tüm kahramansılara da uğurlar ola...
26 Temmuz 2010 Pazartesi
ben bu yazı serin geçer sanmmıştım
Ben, bu yaz serin geçer sanmıştım. Uzun zamandır konuşmayı unutmak, hiç bir şeyi bilmemek, yalnızca, evet yalnızca gece yarısı edilebilecek bir telefonla uyanıp, eski, çok eski bir arkadaşın sesini duymak istemiştim. Galiba, en büyük hatalarımdan biriydi bu. Ses ne kadarını anlatabilir ki bir insanın: görmeden, dokunamadan, ansızın kapatarak avcunu, bir kelebeği orda hapsetmek gibi bir şey olmalı. Oysa ağrılı yaralarım, ‘janti’ taklalarım, hububata dönüşmüş yanlarım vardı. Oysa ben, bu yaz serin geçer ve sessiz kalmayı tercih ederek, evimde, odamda, fallar açarım, belki biraz müzik dinler, ağlarım diye ummuştum. Hatırdan hiç çıkmayan yüzlerin hiç çıkmayacak fallarını açarım, bir parça tarihe geçerim diye ümit etmiştim. Ama olmadı. Olmadı işte, savruldum. Şaşkın çocuğun elindeki patlak, şapşal balon gibi, muhit itibarını yitirmiş delikanlı gibi, kalakaldım. Artık her şeyi biliyorum. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Bu ne sancılı bir telaş benim için; bedenimden mahrumum. Onlar önemsemesinler, hatta alay etmeleri bile mümkün ve belki böylesi daha yıpratıcı, daha bir mazlum kılıcı. Oysa neleri özlemiştim, ne şahane hisler beslemiştim. Oh, artık çok geç? ! Onlara söylemek için şarkılar, okumak için şiirler, anlatmak için çok kaliteli seks fıkraları ezberlemiştim günlerce; ben, bu yazı serin geçer sanmıştım. Alev alev. Her yer alevler içersinde; ve ben, bu korkunç yangında çatıya kaçacak gücü bile kalmamış bir kötürüm gibi, tekerlekli sandalyemde havanın her zaman olduğundan daha çabuk ve daha fazla kararmasını, damların hesapsız kediler ve matematisyen martılarla dolmasını bekliyorum şimdi. Aşk, beni ünlü yapar sanmıştım! Neleri özlemiştim, ne mükemmel hisler beslemiştim: çıt çıkarmadan çekildiler, hükmen yenildik. Kaybolanları da gördüm. Samimi söylüyorum, hem de çok yakından gördüm. Kendi aralarında konuşuyorlardı. O mesafede gidip gelen bir nefes topluluğu, ağızdan kulaklara musikisi noksan bir söz kümesi taşıyordu. Bu kümeste tek tavuk da bendim! Ah, bir parça ağlarım diye ummuştum. Nafile! Olmadı velhasıl. Artık her şeyi biliyorum. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Bütün bütün boğuldum. Karaya da vuramam / vuramam. Neden benden söz ettiler kısaca. Neden dolaştım bir serseri kurşun gibi oradan oraya. Oradan oraya ve kime götürüyordum parklardan topladığım oksijen oranı yüksek çiçekleri. Kim koklamaya cesaret edecekti, kim onları alıp bir vazoya yerleştirecek kadar kendini tanıyordu, bana inanıyordu, beni seviyordu, mıncıklıyordu, kolluyordu... hiç. Hiç kimse. Bunu da biliyorum. Buna da erdim. Bir kere, en başta sezmiştim yanılacağımı... İlkin, telefon defterimi attım. Sonra fotoğraflar, ah çok hoş, elbette o mükemmel fotoğraflar. Renk renk, çeşit çeşit, insan insan, düşman düşman fotoğraflar. Topluca otururken, içki içerken, grup seks takılırken, hususi sevdaların o “sözü geçmese iyi olacak, mayonez alır mıydın” tipindeki sohbetlerinde çekilmiş, arşivlenmiş, çerçevelenmiş fotoğraflar! Deklanşöre basanın, karşısındaki topluluk içinde olamayışının da hüznünü, burukluğunu taşıyan o canım fotoğraflar! Kestim kendimi. Kestim kendimi, çıkarttım fotoğraflardan: Bir şiirde geçer ya hani: Oramda buramda biraz el, biraz bacak, biraz omuz ve penis kaldı. Oyup çıkarttığım o adamı, o Aptal Surat’ı attım, yani kendimi. Şimdi o fotoğraflardaki o insanlar bensiz, ben zaten mekansız, yurtsuz, huysuz ve savruk, anne tarafından serseri, baba tarafından alkolik, ölmüş ve yarı diri bir adamım. Olmadı işte. Artık her şeyi biliyorum. Bağırsam çağırsam, “Ne bağrıyon lan bu saatte lavuk, manyak mısın? ! ” diye karşılık verecek bir yabancı bile yok. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Romantizme kızıyorlardı. Evet, onlar da gözyaşlarını bir sır gibi saklamayı erdem sayanlardandılar. Kollarımda kör jilet yaraları, mutfakta üç haftalık bulaşık, ciğerimde dışarı atılması kasten unutulmuş bir miktar esrar dumanı, kulaklarımda fış fış kayıkçının ilk iki mısrası, gidilmesi gereken ülkeler, kalınması gereken oteller var aslında. Godot’yum desem, bekleyenim olmaz! Acayip bunalımdayım. Sevmiyorum bu tür hijyenik cümleler kurmayı. “Artık” kelimesini kullanmaktan nasıl da sıkıldım. “Dert yanmak” fiiliyle başım uzun zamandır dertte! ... Gecenin bu yarısında... Gece Yarısı Edilebilecek Bir Telefon! Evet, aslında ben yalnızca buna değinecektim. Hatta sabaha karşı... Kafanı.iktiysem kusura bakma, özürdilerim, eğer, rahatsız...ediyorsam...eğer...
Sen... Peki sen benim telefon numaramı hatırlıyor musun hala? !
Kİ
Sen... Peki sen benim telefon numaramı hatırlıyor musun hala? !
Kİ
22 Temmuz 2010 Perşembe
mektup
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle payl...aşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.
FK
Canın sıkıldığında benimle payl...aşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.
FK
15 Temmuz 2010 Perşembe
sebepsiz açılan uzun süren yaralar
unutmayı sevmediğime karar verdim... İlla hatırlamak istiyorum her şeyi ayrıntısına kadar. Hafızamda kalan hikayenin rengi bile kokusu bile önemli. Çocukluğumu anımsıyorsam , mesela evin içinde bir yerlerdeysem fonda abba, bee gees ya da nilüfer çalıyor, havada ise mesela annemin kırmızı kuplarda ikram ettiği pudingin kokusu var. Okula giderken kullandığım yeşil arı maya silgi bazen adeta burnumun dibinde duruyormuş gibi. Güzel şeyler gibi tatsız hikayeleri de tüm detayları ile anımsıyorum elbet. Güzel olanlar nasıl yüzümde komik bir tebessüm bırakıyorsa tatsız olanlar da içimi burkuyor, bazı kapanmamış yaralara tuz basıyor. O zaman anlıyorum, her şeyi mazide bırakabilmenin ne kadar beyhude bir çaba olduğunu.Seviyor insan arkasına dönüp bakmayı, hatta hikayelerin sonlarını değiştirmeyi,onları ekstradan süslemeyi. Bunu yaparken bazen bir bakıyor sabah ezanı okunuyor, o kadar çok senaryoyu baştan yazmış ki gün doğana kadar işe kırmızı gözlerle ve hikayelerin üzerinde bıraktığı lekelerle gidiyor. Buruk, kırık,cevapsız sorular gündüz gözü ile de devam ediyor. Epi topu on soru, kafasını rahat buldukça didkleyip duruyor. Kabullenebilmek değil, bilememek fena, anlayamamak, üstelik de bilmeye anlamaya çabalayarak bunu başaramamak. Koşu bandında deliler gibi saatlerce koş ama 10 cm bile ileriye gideme..., aynı yerde kal ve kafanın içindeki sesi sadakatine ihanet etmeden dinle. Sen gideli ne kadar oldu bilmiyorum, eskiden parmakla sayıyordum şimdi ajandama çarpı koyuyorum. Günler, aylar mevsimler... Bu yıl yoktun muhtemelen yeni yılda da olmayacaksın. O yüzden şimdiden yeni bir ajanda aldım. Sebepsiz açılan uzun süre kapanmayacak yaralarımdan akan kandan mutlaka her sayfaya damlatıyorum.Tüm bu aptalca şeyleri sen yoksun diye yapıyorum
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Kendini Kandırmanın Delilik Provaları
''sabrımın apoletleriydi
göğsümde taşıdığım tüm küfürler''
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
göğüs kafesine ağır gelen aynalardan çaldım seni
suçumun apoletleri öykümün düşüne çakılı halbuki
kayıp bir adres sessizliği ile
avuçladım yanağının solunu
''ki beni bir tek sen kandırabilirsin''
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
yokluğunda kelimeler yıkılmasa düşmezdim
yokluğunda kemirecek beni varlığın da bilirim
uyurken kolaydı kaçırmak aklımdan seni
gündüzler geceye yatırılmıyor oysaki
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
kaç beden darsın bu bedene ki
bu kadar sıkıyor bünyeyi küçüklüğün
geçilmiyor yine de bu ipek şeridi
küçüğünün elinde büyümek vazgeçmek değil belki
sensizde büyürüm vazgeçilmez değilsin
her şairin bir katili vardır
ve belki o zaman dallarımdan uçurumlar dökülür
kendini soyacak kadar saf bir hırsız
bükülür gövdeme çakarsın sabrının küfürlerini
ve ben temizlerim apoletlerinin küflerini
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
şu mürekkebin kopuk dili ne kadar anlatabilir
gecemi işgale yeltenen bakamayışlarını
tıpkı gözlerine bakamayışım gibi
mevsimlik bir aşk nöbeti değil ki tuttuğum
sesine susup sessizliğine konuşuyorum
gözlerine ağrılarımı mumyalıyorum
sensizde büyürüm derken
en çok kendimi kandırıyorum
KT
göğsümde taşıdığım tüm küfürler''
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
göğüs kafesine ağır gelen aynalardan çaldım seni
suçumun apoletleri öykümün düşüne çakılı halbuki
kayıp bir adres sessizliği ile
avuçladım yanağının solunu
''ki beni bir tek sen kandırabilirsin''
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
yokluğunda kelimeler yıkılmasa düşmezdim
yokluğunda kemirecek beni varlığın da bilirim
uyurken kolaydı kaçırmak aklımdan seni
gündüzler geceye yatırılmıyor oysaki
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
kaç beden darsın bu bedene ki
bu kadar sıkıyor bünyeyi küçüklüğün
geçilmiyor yine de bu ipek şeridi
küçüğünün elinde büyümek vazgeçmek değil belki
sensizde büyürüm vazgeçilmez değilsin
her şairin bir katili vardır
ve belki o zaman dallarımdan uçurumlar dökülür
kendini soyacak kadar saf bir hırsız
bükülür gövdeme çakarsın sabrının küfürlerini
ve ben temizlerim apoletlerinin küflerini
sensiz de büyürüm vazgeçilmez değilsin
şu mürekkebin kopuk dili ne kadar anlatabilir
gecemi işgale yeltenen bakamayışlarını
tıpkı gözlerine bakamayışım gibi
mevsimlik bir aşk nöbeti değil ki tuttuğum
sesine susup sessizliğine konuşuyorum
gözlerine ağrılarımı mumyalıyorum
sensizde büyürüm derken
en çok kendimi kandırıyorum
KT
23 Haziran 2010 Çarşamba
mucizeydin
Bazı kelimelerin sadece sözlükte yeri var, hayatında yok. Bazıları iyi ki yok bazıları keşke olsa. Tesadüf gibi, Mucize gibi..., sen gibi... Hem tesadüfümdün hem mucizem. Çünkü çok içten, yana yana, iki büklüm dua edilen bir gecenin sabahında gelmiştin göz hizama. Çöle yağmur yağdığını gören, duran kalbin yeniden atışını duyan herkesin başına gelen geldi başıma, sevindim, sevdim. O an bildim, geceden gündüzüme gelen hediyemdin. Ne güzeldin, sen güzelsin diye ben de güzelleşmiştim. Güzel şeyler sevilmez mi, ben de sevdim işte seni, kendimi, bizi, sırf güzel diye, gerisi hiç ama hiç önemli değildi be...
19 Haziran 2010 Cumartesi
aşk
zamanın ilerleyen bir şey olduğu fikri aşkla bağdaşmaz. yaşamın pek çok yönü bugünden yarına artarak, çoğalarak, ilerleyerek taşınabilir. atalarımızdan daha bilgili ve tecrübeli olduğumuzu sanabilir; hal böyleyse, torunlarımızın bizden daha bilgili ve tecrübeli olacağını varsayabiliriz. geçmiş yüzyılların insanlarını telef eden hastalıklar şimdi kitaplarda birer isimden ibaret kaldığına göre, yarın bugünün muammalarına bir çözüm, dertlerine bir deva bulunacağına inanabilir ve zamanlar birlikte insanlığın da ilerlediği fikriyle avunabiliriz.
ama aşk sözkonusu olduğunda zamanın iktidarı erimeye başlar. ne atalarımızdan daha iyi, ne de torunlarımızdan daha kötü aşıklar olduğumuzu kabullenebiliriz. geçmiş-şimdi-gelecek üçlemesinin sıralaması aşka uymaz. insan bugün, dündan daha çok şey bildiğini ve yarın daha da çok şey bileceğini varsayabilir; ama aşk böylesi varsayımları kaale almaz.
ne gariptir ki, ‘‘bunca zaman sonra’’, zamandan anladığımız hálá bir kum saatidir. bize göre zaman akar ve birikir; kontrol edilemez ama ölçülebilir, önüne geçilemez ama bilinebilir. oysa aşkın zamanı böyle değildir. aşkın zamanı kum saatinde kararlılıkla büyüyen bir kum tepeceğiyle değil, olsa olsa su ile tarif edilebilir.
ama buradaki su, ne öyle nazlı nazlı akıp giden ve ikinci kez girildiğinde artık aynı olmayan bir nehir; ne kendi dingin evreninde olgunlaşarak huzura eren bir göl; ne de bir an önce kıyıya varmak, hedefine ulaşmak için dalgalanan azimli ve azametli bir okyanustur.
aşkın zamanı, ha düştü ha düşecek bir su damlasının iğreti duruşu, anlık oluşudur. su damlası belki düşer, belki de öylece kalır. mesele bu değildir.
mesele, düşse de düşmese de, ha-düştü-ha-düşecek olmasıdır. aşk bu yüzden tekin olamaz. ve tıpkı delilik gibi, o da yaptıklarından ve yapacaklarından sorumlu tutulamaz.
aşk öncesiz ve sonrasızdır. dünsüz ve yarınsızdır. aşık olduğumuz insanın ne eski aşklarının, ne de sabık aşıklarının varlığına tahammül edebiliriz. eğer aşıksak, geçmişten zerre kadar hazzetmez, selef istemeyiz. geleceğe gelince, aslında o da hiç gelmesin isteriz.
aşık olduğumuz insanın bizden sonra yaşayabileceği aşkları düşünmek bile istemez, hayali aşıklarıyla cenk ederiz. eğer aşıksak, gelecekten zerre kadar hazzetmez, halef istemeyiz. demek ki aşk tam da ‘‘şimdi’’ye, şu ana aittir. ‘‘hep vardım’’ diyemez; ‘‘hep var olacağım’’ diyemeyeceği gibi.
böyle tumturaklı konuşursa şayet, özünü inkár, ruhunu tard eder. o noktadan itibaren de artık kendisi değil, başka bir şeydir. evlilik ya da ilişki olabilir; sevgi ya da arkadaşlık. ama aşk değildir artık. zamanın ilerleyen bir şey olduğu fikri aşkla bağdaşmaz. bizden sonra gelenler bizim aşklarımızla ilgilenmeyecekler.
yapabilecekleri en temel hata, zamansal bir kıyaslamaya başvurarak, kendi aşklarının, geçmiş zamanların aşklarından, yani bizim şimdi yaşadığımız aşklardan daha üstün, daha derin ya da tam tersine, daha sığ, daha uçucu olduğunu sanmak olacak.
ama zaten onlar da bu tür kıyaslamalarla fazla oyalanmayacaklar. muhtemelen, kendi zamanlarının aşklarıyla ve kendi aşklarının zamanıyla didişmekten, ne geçmiş ne de gelecek aşklar üzerine kafa yormaya pek zaman bulamayacaklar.
EŞ
ama aşk sözkonusu olduğunda zamanın iktidarı erimeye başlar. ne atalarımızdan daha iyi, ne de torunlarımızdan daha kötü aşıklar olduğumuzu kabullenebiliriz. geçmiş-şimdi-gelecek üçlemesinin sıralaması aşka uymaz. insan bugün, dündan daha çok şey bildiğini ve yarın daha da çok şey bileceğini varsayabilir; ama aşk böylesi varsayımları kaale almaz.
ne gariptir ki, ‘‘bunca zaman sonra’’, zamandan anladığımız hálá bir kum saatidir. bize göre zaman akar ve birikir; kontrol edilemez ama ölçülebilir, önüne geçilemez ama bilinebilir. oysa aşkın zamanı böyle değildir. aşkın zamanı kum saatinde kararlılıkla büyüyen bir kum tepeceğiyle değil, olsa olsa su ile tarif edilebilir.
ama buradaki su, ne öyle nazlı nazlı akıp giden ve ikinci kez girildiğinde artık aynı olmayan bir nehir; ne kendi dingin evreninde olgunlaşarak huzura eren bir göl; ne de bir an önce kıyıya varmak, hedefine ulaşmak için dalgalanan azimli ve azametli bir okyanustur.
aşkın zamanı, ha düştü ha düşecek bir su damlasının iğreti duruşu, anlık oluşudur. su damlası belki düşer, belki de öylece kalır. mesele bu değildir.
mesele, düşse de düşmese de, ha-düştü-ha-düşecek olmasıdır. aşk bu yüzden tekin olamaz. ve tıpkı delilik gibi, o da yaptıklarından ve yapacaklarından sorumlu tutulamaz.
aşk öncesiz ve sonrasızdır. dünsüz ve yarınsızdır. aşık olduğumuz insanın ne eski aşklarının, ne de sabık aşıklarının varlığına tahammül edebiliriz. eğer aşıksak, geçmişten zerre kadar hazzetmez, selef istemeyiz. geleceğe gelince, aslında o da hiç gelmesin isteriz.
aşık olduğumuz insanın bizden sonra yaşayabileceği aşkları düşünmek bile istemez, hayali aşıklarıyla cenk ederiz. eğer aşıksak, gelecekten zerre kadar hazzetmez, halef istemeyiz. demek ki aşk tam da ‘‘şimdi’’ye, şu ana aittir. ‘‘hep vardım’’ diyemez; ‘‘hep var olacağım’’ diyemeyeceği gibi.
böyle tumturaklı konuşursa şayet, özünü inkár, ruhunu tard eder. o noktadan itibaren de artık kendisi değil, başka bir şeydir. evlilik ya da ilişki olabilir; sevgi ya da arkadaşlık. ama aşk değildir artık. zamanın ilerleyen bir şey olduğu fikri aşkla bağdaşmaz. bizden sonra gelenler bizim aşklarımızla ilgilenmeyecekler.
yapabilecekleri en temel hata, zamansal bir kıyaslamaya başvurarak, kendi aşklarının, geçmiş zamanların aşklarından, yani bizim şimdi yaşadığımız aşklardan daha üstün, daha derin ya da tam tersine, daha sığ, daha uçucu olduğunu sanmak olacak.
ama zaten onlar da bu tür kıyaslamalarla fazla oyalanmayacaklar. muhtemelen, kendi zamanlarının aşklarıyla ve kendi aşklarının zamanıyla didişmekten, ne geçmiş ne de gelecek aşklar üzerine kafa yormaya pek zaman bulamayacaklar.
EŞ
Akıllı Kadınlar Neden Yalnızdır?
Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.
KT
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.
KT
16 Haziran 2010 Çarşamba
19 Mayıs 2010 Çarşamba
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin
Aşk tesadüfleri sever
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı
Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı
Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında
Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı
MM
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı
Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı
Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında
Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı
MM
12 Mayıs 2010 Çarşamba
herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam
ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman
al ağrını git buradan
en uzun eylülü ömrümüzün
uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan
seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dalgın
daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan
ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman
MM
kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam
ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman
al ağrını git buradan
en uzun eylülü ömrümüzün
uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan
seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dalgın
daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan
ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman
MM
10 Mayıs 2010 Pazartesi
...
Beni öldürmüşsün gibi günah yaz sol omzunun üstündeki haneye, meleğinden önce davran hem de...Giderken bir şey yapmış ol benim için böylece. Kendini lekele, beni temizle... Gerisi beni ilgilendirmiyor, ilgilendiremiyor uzunca bir süre. Ben kendimle, iki ciğerimin arasında açtığın ılık ılık kan sızan yaranın bakımı ile uğraşmalıyım, her gün ölmeliyim inceden inceye , son hücreme kadar küllenmeliyim ki, yeniden doğayım tüm gücümle.
Bu kadar yükseğe çıkarmasaydın beni keşke, düşmenin, yere çakılmanın, düşerken yüzüme çarpan rüzgarın şiddeti, acısı daha hafif olurdu belki böylece, belki de... Bu hayat, kanayan bir yara, ciddi darbe almış bir beden, ölümü gerçekleşmiş bir beyinle çok paralize, ama sen sakın tükenme, O zaman "biz" den hiç bir şey kalamaz geriye. Kalmalı, hatırlatmalı bazı şeyler bizi, inan bana bunu istiyorum kontrolsüz bir delilikle. Bizli fotoğraflar, bizli yollar, bizli filmler, bizli şarkılar, bizli kavgalar, bizim yan yana düşen ayak izlerimiz, bizim birbirine sevgi le arzu ile değen gözlerimiz, bizim kendiliğinden mıknatıs gibi birbirine yanaşan ve kenetlenen ellerimiz, bir başkasını imkansız kılan biz,sen, ben , ikimiz, ne harükulade, adeta fevkaladenin fevkınde, ama sen gene de bilme. Bilme, sen olmasan bile beni mutlu eden şeyin sihrini, gizemini, bilme, beni ayakta tutan, içinde sadece sen olan hikayelerin hayalperestliğini, bilme! Bilme, acı içinde sağdan sola, soldan sağa kıvranırken, damardan aldığım sakinleştiricinin reçetesini, bilme, ve bilme yokmuşsun gibi değil varmışşın gibi güvenle attığım temiz adımlarımın bana verdiği huzuru, sakın bilme, öğrenme...
Mutluyum bir "sen" in varlığından yüzümde bir tebessüm, mutluyum sakince, mutluyum cennete yaklaştığım için sen günah işledikçe...
Bu kadar yükseğe çıkarmasaydın beni keşke, düşmenin, yere çakılmanın, düşerken yüzüme çarpan rüzgarın şiddeti, acısı daha hafif olurdu belki böylece, belki de... Bu hayat, kanayan bir yara, ciddi darbe almış bir beden, ölümü gerçekleşmiş bir beyinle çok paralize, ama sen sakın tükenme, O zaman "biz" den hiç bir şey kalamaz geriye. Kalmalı, hatırlatmalı bazı şeyler bizi, inan bana bunu istiyorum kontrolsüz bir delilikle. Bizli fotoğraflar, bizli yollar, bizli filmler, bizli şarkılar, bizli kavgalar, bizim yan yana düşen ayak izlerimiz, bizim birbirine sevgi le arzu ile değen gözlerimiz, bizim kendiliğinden mıknatıs gibi birbirine yanaşan ve kenetlenen ellerimiz, bir başkasını imkansız kılan biz,sen, ben , ikimiz, ne harükulade, adeta fevkaladenin fevkınde, ama sen gene de bilme. Bilme, sen olmasan bile beni mutlu eden şeyin sihrini, gizemini, bilme, beni ayakta tutan, içinde sadece sen olan hikayelerin hayalperestliğini, bilme! Bilme, acı içinde sağdan sola, soldan sağa kıvranırken, damardan aldığım sakinleştiricinin reçetesini, bilme, ve bilme yokmuşsun gibi değil varmışşın gibi güvenle attığım temiz adımlarımın bana verdiği huzuru, sakın bilme, öğrenme...
Mutluyum bir "sen" in varlığından yüzümde bir tebessüm, mutluyum sakince, mutluyum cennete yaklaştığım için sen günah işledikçe...
7 Mayıs 2010 Cuma
Sıradan şeyler. Basit, zarif, anlaşılır...
Kıyıları özlüyoruz, mesela. Ve kıyıda kalbimiz gibi bir evi...
Ve orada bize benzeyen insanlarla bir arada yaşamak istiyoruz.
Çocuklar, bize boyun eğen bir doğa ve yavaşlatılmış bir hayat istiyoruz.
Her şey açık olsun ve hayat içimizden aksın ama yine de bize pek zarar vermesin istiyoruz...
İyi insanlar olmak istiyoruz. İyi... Bir sarmaşık gibi birbirimize sarılıp sonsuza dek kopmamak istiyoruz.
Oysa özlemek başka; kim olduğumuz ve neyi istediğimiz başka...
Ve bu oyunu önce ben bozdum.
Sen de bozabilirdin...
Özlemlerini seni sıkan terli bir gömlek gibi üzerinden çıkarıp bir bilinmezliğe doğru alıp başını gidebilirdin...
Önce ben çıkmak istedim yola. Bitişi değildi bu, sana duyduğum sevginin. Bu, sonu değildi içimdeki aşkın...
Bu yüzden, sen şimdi vazgeçtin kendi yolculuklarından; vazgeçtin, ruhunun gurbetinden dönmekten... Vazgeçtin, kendinden...
Ve sen şimdi her şeyi bile bile, beni bu hayata çağırıyorsun.
Özlemlerimize yer açmaya çalıştığımız, bu bilinmez, bu yalancı topraklara...
Beni yitirmemek için kendinden vazgeçiyorsun. Kendine dönmekten...
Sevgin, kendinden daha önemli. Sevgin, bugüne dek ertelediğin bütün yolculuklarından daha önemli... Bana duyduğun aşk için hep anlaşılır olmaya, hep iyi olmaya çalışıyorsun.
Bense, iyi ve anlaşılır olmak istemiyorum...
Belki de haklısın! Ben iyileşmek istemiyorum.
Hayat... İnsanlar... Bu dünya, pek inanmadığın halde senin söylediğin gibidir belki de... Babalar çocuklarını seviyordur. Kadınlar eşlerine sevgiyle bağlıdırlar. Otobüste yaşlı insanlara yer veriliyordur. İşçiler çalışkan, esnaf dürüsttür. Mevsimler iyi huylu, insanlar yardımseverdir. Geceleri aşk koruyordur şehirleri...
Ve en önemlisi, sen beni katıksız seviyorsundur...
Oysa, bilmiyor değilim ben bunları. Hayatın içindeyken, hayatı mahcup bir özlemle özlerim çünkü. Şükran duyarım ona ama yine de eksiğimdir ondan; belki de biraz fazla. Her şey hazırdır. Avuçlarımdadır özlediğim her şey ama yine de beni çağıran sese giderim ben.
Giderim, kendime... Onca emek, onca çile sonunda, bana sunulan her şeyi, istesem de istemesem de elimin tersiyle, iter giderim, artık ertelemek istemediğim yolculuklarıma...
Giderim, sonunda. Ulaşmak için çırpındığım, bu yüzden kendimi kınadığım her şey silinip gider; kendimle çırılçıplak kalırım orada...
Buymuş, derim; buymuş, işte, aradığım! Bu tarifsiz acı, bu tarifsiz çözümsüzlük. Bu saf hasret...
Ve orada yıkarım yüzümü, ağlayışımı gizleyen o karanlık sularla.
Yıkarım yüzümü, kaybetmenin, o deli, o çıplak sevinciyle...
İyi ki derim, iyi ki kaçıp gelmişim buralara... İyi ki burada kendimle baş başa yaralarıma bakmışım...
Oysa çok geldim, bu karanlık ve dost denizin önüne. Çok yalvardım ona. Ona, bu susuzluğun ne olduğunu bilmediğini söyledim. Korkusuzca açtım önünde varlığımı...
Yalvardım. Küfrettim. Haykırdım. Arındım.
Sınırlarımı aşmak istercesine hayatı ve bütün iyiliklerini, hayatı ve bütün kötülüklerini ve çözümsüzlüklerini ona şikâyet ettim.
Hayatı ve bütün aşklarını; sevgilerini...
Gözyaşlarımı karanlık denizin tuzuyla seviştirirken, o an hayatta olmaktan derin bir haz duyarken ama aynı anda yok olmanın sınırında gezinmenin kirli gururuyla, varlığımı ona şikâyet ettim.
Umutlarımı, aşklarımı ve özlemlerimi ona şikâyet ettim...
Anladım, sevgili!.. Anladım... Kendimi ve bana ait olan her şeyi şikâyet ettiğim bu karanlık denizin önünde. Anlam, özlediğim her şey, beni benden kopartıyormuş...
Anladım, sevgili!.. Ben iyileşmek istemiyorum...
İnan, hayatın, insanların iyi olup olmaması beni zerrece ilgilendirmiyor bu anda.
Kimse sorumlu değil. Suçlu yok. Böyleyim ben...
Sevgisiz, bencil biri değilim. Bunu en çok senin bilmen gerek.
Evet, aşkı çok arzuladım.
Girdim, çıplak ayakla onun topraklarına. Büyülendim ve sustum...
Ve ben aşkı özlerken, o, beni benden kopardı...
Aşk, ben bu hayattan kurtulmak isterken, beni bu hayata benzetti...
İşte bu yüzden, seni ne kadar sevsem de sen gidince ferahlık duymam...
Evet, en çok seni seviyorum, bu yeryüzünde...
Bunu kanıtlayabilirim sana...
Önceleri bundan çok utanırdım. Bir zaman sonra, yanımdan gitmeni istememden... Sen gidince, içimin ferahlamasından...
Ama artık utanmıyorum... Çünkü, en çok yokken, varsın sen bende.
Özlemini, hayalini alıp o karanlık denizin önüne getiriyorum.
Orada, sen yokken, seninle fısıldaşıyorum.
Orada, sen yokken, seninle haykırıyorum karanlık denize...
Senin yokluğunda ama yokluğundan daha sahici olan hayalinle arınıyorum, o karanlık denizin önünde.
Titreyerek, sabırsızca, çocukça ve cesur…
Seni, yokluğunu ve beni bu karanlık denizin önüne sürükleyen varoluşumla arınmak istiyorum...
Ne arıyorum ben burada? Benim için her şeyin iyiye ve doğruya gittiği söylenirken, neden, ben burada bana ait her şeyi yok etmek istiyorum?
Boşunaymış, alınganlıklarım. Boşunaymış, incinmelerim...
Sordum kendime, sordum; öfkemin ve arzularımın doruğunda sandığım an... Sordum, “Sahi, ne istiyorsun sen?” diye...
Çok cesurdum ama ölmek istemiyordum. Bu hayatı da istemiyordum aslında.
Çünkü kendimi ne kadar kandırsam da er geç, geleceğim yer, yine bu karanlık denizin önüydü...
Daha çok gidebilmek isterdim. Sonuna dek...
İçimde biriktikçe, beni yaralayan hüznümün ne olduğunu biliyorum. Hissettiğim yere kadar gidememekti, benim hüznüm. Hep, yarı yoldan dönmek... Hep, son anda vazgeçmek...
Burası bana ait değil. Bu hayat...
Sevgilim, beni affet! Sana duyduğum o büyük aşk, bana ait değil...
Düşünsene, en çok sevdiğim sensin ama yine de sen gidince içim ferahlıyor!..
Düşünsene, senin için her şeyimi feda edebileceğim şu an, yine de sensiz gitmek istiyorum o
karanlık denizin önüne!..
Sensiz... Orada varoluşumun o büyük acısıyla baş başa kalmak istiyorum...
Bu bir sevgisizlik; bu bir bencillik değil...
Ben değil, sen bozsaydın oyunu önce sen isteyecektin bunu benden...
Ve bil ki burada, bu karanlık denizin önünde, yokluğumla savaşırken, en çok senin adın geçiyor içimden!..
Senden aldıklarım, sana kattıklarım...
En çok da senin için hesap veriyorum, bu karanlık denize...
Saçlarının kokusu, gözlerinin cinnet yarısı, aşk için o derin çırpınışın, ölümü ne kadar istesen de hayata duyduğun o derin özleyişin... İnan, ben, kendimle birlikte sanabana ve dışımızdaki her şey için hesap veriyorum, bu karanlık denize!..
Ne olur, beni engelleme!.. Çünkü ne pahasına olursa olsun, giderim ben oraya... Orada, belki kendimi bulurum, belki bulamam: Ama giderim...
Engellersen, sana en korkak, en zavallı, en düşkün yanımı bırakırım...
Çoğu insan böyle yapıyor... Ve ben o çoğunluktan olmak istemiyorum...
Bırak, beni, gideyim kendime!.. Ne olur, incitme ve bunu benim bencilliğime yorma!..
Beni kınama ve araya aşkı, sevgiyi sokma!
Kalırsam burada, beni, benimle yalnız bırakırsın...
Ne olur, beni, benimle ıssız bırakma!..
Ne olur, “bana, benimle ihanet etme!..”
Sana göre belki gidecek bir yer yok. Hepsi hepsi, burası… Bir de aşk üzerine bütün
bildiklerimiz...
Sakın, seni eksik sevdiğimden şüphelenme...
Ben bu hayata gerekli olduğu söylenen bir sürü şeyi, bu sevgi yüzünden öğrenmek istemedim...
Sen varken öğreneceğim her şeyi, sana rakip saydım... Ama yine de gitmek istedim, o karanlık denizin önüne...
Çünkü, gideremedi, susuzluğumu sendeki aşk...
Gideremedi, aşk üzerine bütün bildiklerim...
Gideremedi, avuçlarıma bırakılan özlediğim her şey... İşte bu yüzden, kendimden başka biri olmak istemiyorum...
Çok ama çok acı çeksem de almasın beni benden kimse... Bunu çok istiyorum...
Sen, benim için herkesten daha önemlisin...
Ama ben, kendisini özleyen bir başkasıyım...
Ve bildim. Kendimi anlamak, hayatı anlamak kadar düş kırıcıydı...
Ama böyle; belki de iyi ki böyle oldu...
İşte bu yüzden iyileşmek istemiyorum... Beni iyileştirmeye çalışma, ne olur!..
Ve beni benimle yalnız bırakma! “Bana, benimle ihanet etme!..”
Belki gidecek hiçbir yer yok... Belki her şey bu kadar…
Belki de boşuna çırpınıyorum... Boşuna kanatıyoruz gökyüzünü ve hayallerimizi...
Ama eminim, sen de biliyorsun.
Aşk, içindeki aşka rağmen yine de kendisini aramaya gidenlerle mümkün, bu dünyada...
CE
Kıyıları özlüyoruz, mesela. Ve kıyıda kalbimiz gibi bir evi...
Ve orada bize benzeyen insanlarla bir arada yaşamak istiyoruz.
Çocuklar, bize boyun eğen bir doğa ve yavaşlatılmış bir hayat istiyoruz.
Her şey açık olsun ve hayat içimizden aksın ama yine de bize pek zarar vermesin istiyoruz...
İyi insanlar olmak istiyoruz. İyi... Bir sarmaşık gibi birbirimize sarılıp sonsuza dek kopmamak istiyoruz.
Oysa özlemek başka; kim olduğumuz ve neyi istediğimiz başka...
Ve bu oyunu önce ben bozdum.
Sen de bozabilirdin...
Özlemlerini seni sıkan terli bir gömlek gibi üzerinden çıkarıp bir bilinmezliğe doğru alıp başını gidebilirdin...
Önce ben çıkmak istedim yola. Bitişi değildi bu, sana duyduğum sevginin. Bu, sonu değildi içimdeki aşkın...
Bu yüzden, sen şimdi vazgeçtin kendi yolculuklarından; vazgeçtin, ruhunun gurbetinden dönmekten... Vazgeçtin, kendinden...
Ve sen şimdi her şeyi bile bile, beni bu hayata çağırıyorsun.
Özlemlerimize yer açmaya çalıştığımız, bu bilinmez, bu yalancı topraklara...
Beni yitirmemek için kendinden vazgeçiyorsun. Kendine dönmekten...
Sevgin, kendinden daha önemli. Sevgin, bugüne dek ertelediğin bütün yolculuklarından daha önemli... Bana duyduğun aşk için hep anlaşılır olmaya, hep iyi olmaya çalışıyorsun.
Bense, iyi ve anlaşılır olmak istemiyorum...
Belki de haklısın! Ben iyileşmek istemiyorum.
Hayat... İnsanlar... Bu dünya, pek inanmadığın halde senin söylediğin gibidir belki de... Babalar çocuklarını seviyordur. Kadınlar eşlerine sevgiyle bağlıdırlar. Otobüste yaşlı insanlara yer veriliyordur. İşçiler çalışkan, esnaf dürüsttür. Mevsimler iyi huylu, insanlar yardımseverdir. Geceleri aşk koruyordur şehirleri...
Ve en önemlisi, sen beni katıksız seviyorsundur...
Oysa, bilmiyor değilim ben bunları. Hayatın içindeyken, hayatı mahcup bir özlemle özlerim çünkü. Şükran duyarım ona ama yine de eksiğimdir ondan; belki de biraz fazla. Her şey hazırdır. Avuçlarımdadır özlediğim her şey ama yine de beni çağıran sese giderim ben.
Giderim, kendime... Onca emek, onca çile sonunda, bana sunulan her şeyi, istesem de istemesem de elimin tersiyle, iter giderim, artık ertelemek istemediğim yolculuklarıma...
Giderim, sonunda. Ulaşmak için çırpındığım, bu yüzden kendimi kınadığım her şey silinip gider; kendimle çırılçıplak kalırım orada...
Buymuş, derim; buymuş, işte, aradığım! Bu tarifsiz acı, bu tarifsiz çözümsüzlük. Bu saf hasret...
Ve orada yıkarım yüzümü, ağlayışımı gizleyen o karanlık sularla.
Yıkarım yüzümü, kaybetmenin, o deli, o çıplak sevinciyle...
İyi ki derim, iyi ki kaçıp gelmişim buralara... İyi ki burada kendimle baş başa yaralarıma bakmışım...
Oysa çok geldim, bu karanlık ve dost denizin önüne. Çok yalvardım ona. Ona, bu susuzluğun ne olduğunu bilmediğini söyledim. Korkusuzca açtım önünde varlığımı...
Yalvardım. Küfrettim. Haykırdım. Arındım.
Sınırlarımı aşmak istercesine hayatı ve bütün iyiliklerini, hayatı ve bütün kötülüklerini ve çözümsüzlüklerini ona şikâyet ettim.
Hayatı ve bütün aşklarını; sevgilerini...
Gözyaşlarımı karanlık denizin tuzuyla seviştirirken, o an hayatta olmaktan derin bir haz duyarken ama aynı anda yok olmanın sınırında gezinmenin kirli gururuyla, varlığımı ona şikâyet ettim.
Umutlarımı, aşklarımı ve özlemlerimi ona şikâyet ettim...
Anladım, sevgili!.. Anladım... Kendimi ve bana ait olan her şeyi şikâyet ettiğim bu karanlık denizin önünde. Anlam, özlediğim her şey, beni benden kopartıyormuş...
Anladım, sevgili!.. Ben iyileşmek istemiyorum...
İnan, hayatın, insanların iyi olup olmaması beni zerrece ilgilendirmiyor bu anda.
Kimse sorumlu değil. Suçlu yok. Böyleyim ben...
Sevgisiz, bencil biri değilim. Bunu en çok senin bilmen gerek.
Evet, aşkı çok arzuladım.
Girdim, çıplak ayakla onun topraklarına. Büyülendim ve sustum...
Ve ben aşkı özlerken, o, beni benden kopardı...
Aşk, ben bu hayattan kurtulmak isterken, beni bu hayata benzetti...
İşte bu yüzden, seni ne kadar sevsem de sen gidince ferahlık duymam...
Evet, en çok seni seviyorum, bu yeryüzünde...
Bunu kanıtlayabilirim sana...
Önceleri bundan çok utanırdım. Bir zaman sonra, yanımdan gitmeni istememden... Sen gidince, içimin ferahlamasından...
Ama artık utanmıyorum... Çünkü, en çok yokken, varsın sen bende.
Özlemini, hayalini alıp o karanlık denizin önüne getiriyorum.
Orada, sen yokken, seninle fısıldaşıyorum.
Orada, sen yokken, seninle haykırıyorum karanlık denize...
Senin yokluğunda ama yokluğundan daha sahici olan hayalinle arınıyorum, o karanlık denizin önünde.
Titreyerek, sabırsızca, çocukça ve cesur…
Seni, yokluğunu ve beni bu karanlık denizin önüne sürükleyen varoluşumla arınmak istiyorum...
Ne arıyorum ben burada? Benim için her şeyin iyiye ve doğruya gittiği söylenirken, neden, ben burada bana ait her şeyi yok etmek istiyorum?
Boşunaymış, alınganlıklarım. Boşunaymış, incinmelerim...
Sordum kendime, sordum; öfkemin ve arzularımın doruğunda sandığım an... Sordum, “Sahi, ne istiyorsun sen?” diye...
Çok cesurdum ama ölmek istemiyordum. Bu hayatı da istemiyordum aslında.
Çünkü kendimi ne kadar kandırsam da er geç, geleceğim yer, yine bu karanlık denizin önüydü...
Daha çok gidebilmek isterdim. Sonuna dek...
İçimde biriktikçe, beni yaralayan hüznümün ne olduğunu biliyorum. Hissettiğim yere kadar gidememekti, benim hüznüm. Hep, yarı yoldan dönmek... Hep, son anda vazgeçmek...
Burası bana ait değil. Bu hayat...
Sevgilim, beni affet! Sana duyduğum o büyük aşk, bana ait değil...
Düşünsene, en çok sevdiğim sensin ama yine de sen gidince içim ferahlıyor!..
Düşünsene, senin için her şeyimi feda edebileceğim şu an, yine de sensiz gitmek istiyorum o
karanlık denizin önüne!..
Sensiz... Orada varoluşumun o büyük acısıyla baş başa kalmak istiyorum...
Bu bir sevgisizlik; bu bir bencillik değil...
Ben değil, sen bozsaydın oyunu önce sen isteyecektin bunu benden...
Ve bil ki burada, bu karanlık denizin önünde, yokluğumla savaşırken, en çok senin adın geçiyor içimden!..
Senden aldıklarım, sana kattıklarım...
En çok da senin için hesap veriyorum, bu karanlık denize...
Saçlarının kokusu, gözlerinin cinnet yarısı, aşk için o derin çırpınışın, ölümü ne kadar istesen de hayata duyduğun o derin özleyişin... İnan, ben, kendimle birlikte sanabana ve dışımızdaki her şey için hesap veriyorum, bu karanlık denize!..
Ne olur, beni engelleme!.. Çünkü ne pahasına olursa olsun, giderim ben oraya... Orada, belki kendimi bulurum, belki bulamam: Ama giderim...
Engellersen, sana en korkak, en zavallı, en düşkün yanımı bırakırım...
Çoğu insan böyle yapıyor... Ve ben o çoğunluktan olmak istemiyorum...
Bırak, beni, gideyim kendime!.. Ne olur, incitme ve bunu benim bencilliğime yorma!..
Beni kınama ve araya aşkı, sevgiyi sokma!
Kalırsam burada, beni, benimle yalnız bırakırsın...
Ne olur, beni, benimle ıssız bırakma!..
Ne olur, “bana, benimle ihanet etme!..”
Sana göre belki gidecek bir yer yok. Hepsi hepsi, burası… Bir de aşk üzerine bütün
bildiklerimiz...
Sakın, seni eksik sevdiğimden şüphelenme...
Ben bu hayata gerekli olduğu söylenen bir sürü şeyi, bu sevgi yüzünden öğrenmek istemedim...
Sen varken öğreneceğim her şeyi, sana rakip saydım... Ama yine de gitmek istedim, o karanlık denizin önüne...
Çünkü, gideremedi, susuzluğumu sendeki aşk...
Gideremedi, aşk üzerine bütün bildiklerim...
Gideremedi, avuçlarıma bırakılan özlediğim her şey... İşte bu yüzden, kendimden başka biri olmak istemiyorum...
Çok ama çok acı çeksem de almasın beni benden kimse... Bunu çok istiyorum...
Sen, benim için herkesten daha önemlisin...
Ama ben, kendisini özleyen bir başkasıyım...
Ve bildim. Kendimi anlamak, hayatı anlamak kadar düş kırıcıydı...
Ama böyle; belki de iyi ki böyle oldu...
İşte bu yüzden iyileşmek istemiyorum... Beni iyileştirmeye çalışma, ne olur!..
Ve beni benimle yalnız bırakma! “Bana, benimle ihanet etme!..”
Belki gidecek hiçbir yer yok... Belki her şey bu kadar…
Belki de boşuna çırpınıyorum... Boşuna kanatıyoruz gökyüzünü ve hayallerimizi...
Ama eminim, sen de biliyorsun.
Aşk, içindeki aşka rağmen yine de kendisini aramaya gidenlerle mümkün, bu dünyada...
CE
6 Mayıs 2010 Perşembe
Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta!
Biraz korunmak, biraz şımarmak...
Bir kaç çeşit yemek yapmak, İstiklal caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, Pazar sabahı kahvaltısı etmek uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!
Neden mi?
Herkesin eli tutulmaz,
herkesle film seyredilmez,
herkesle çekirdek çitlenmez,
herkesin kadını olunmaz da o yüzden!
İçinden gelmeli...
Hücrelerine kadar hissetmeli, dna"larına kadar bilmeli insan!
Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.
Bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun!
Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...
Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!
Sabahları uyandığımda "günaydın sevgilim" mesajları görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!
Çalışırken, düşünmek istiyorum sonra onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara... Gülümsediğim için daha çok çalışmak...
Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi...
Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!
O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!
Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum "neredesin" diye, "Hımm kim aradı bakayım" diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!
"Biliyo musun ne oldu?" ile başlayan heyecanlı cümlelerimin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler olmuştur.
Ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. "Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş" falan desin bi de sonunda...
Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?
İstesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film seyretmeyi de başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?
Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olurmuydum?
Hiç sanmam!
Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da, tutmuş gibi yaparsın işte.
Ben yapmam!
Bunu zaten bilirsin.
Kimin elini tutacağını yani.
Deneyerek bulmazsın.
Sadece bilirsin.
Bilmek!
Açıklaması yok.
Ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!
Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!
Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.
Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!
Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak...
Çekirdek mutlaka olsun
Biraz korunmak, biraz şımarmak...
Bir kaç çeşit yemek yapmak, İstiklal caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, Pazar sabahı kahvaltısı etmek uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!
Neden mi?
Herkesin eli tutulmaz,
herkesle film seyredilmez,
herkesle çekirdek çitlenmez,
herkesin kadını olunmaz da o yüzden!
İçinden gelmeli...
Hücrelerine kadar hissetmeli, dna"larına kadar bilmeli insan!
Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.
Bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun!
Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...
Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!
Sabahları uyandığımda "günaydın sevgilim" mesajları görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!
Çalışırken, düşünmek istiyorum sonra onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara... Gülümsediğim için daha çok çalışmak...
Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi...
Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!
O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!
Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum "neredesin" diye, "Hımm kim aradı bakayım" diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!
"Biliyo musun ne oldu?" ile başlayan heyecanlı cümlelerimin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler olmuştur.
Ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. "Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş" falan desin bi de sonunda...
Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?
İstesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film seyretmeyi de başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?
Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olurmuydum?
Hiç sanmam!
Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da, tutmuş gibi yaparsın işte.
Ben yapmam!
Bunu zaten bilirsin.
Kimin elini tutacağını yani.
Deneyerek bulmazsın.
Sadece bilirsin.
Bilmek!
Açıklaması yok.
Ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!
Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!
Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.
Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!
Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak...
Çekirdek mutlaka olsun
5 Mayıs 2010 Çarşamba
aynı lambalar
Kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar
Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde,gel öp beni.
MM
Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde,gel öp beni.
MM
4 Mayıs 2010 Salı
derinliğine kimse sevgilli olamadı
Kimi sevsem, onun hep uzakta bir sevdiği vardı, unutamadığı ilk aşkı ya da onu terk edip giden sevgilisi... Kimi derinden sevsem, o bir başkasını derinden hatırlardı. Öylesine çok sevdim ki onları, başkalarına duydukları sevgiyi anlatmalarını, sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim. Beni yitirmekten hiç korkmadılar; çünkü onlara göre fazla iyiydim; bu yüzden ilk anda vazgeçilebilirdi benden.
Beni terk edenlerden tek isteğim olurdu. 'Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum. Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.' Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni... Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim... O, yedek sevgili! ..
CE
Beni terk edenlerden tek isteğim olurdu. 'Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum. Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.' Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni... Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim... O, yedek sevgili! ..
CE
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Gittin...
Dudagima, çocuksu susuzlugumla asla doyamadigim öpücüklerinden birini kondurup gittin. "N'olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce, gözlerimde varliginla alevlenen yasam sevincinin yerine, boyun egmis, donuk ve daha simdiden hasretinle kavrulmus bir karanligi birakip gittin...
Dolmustu zamanin...
Yüregimdeki kum saatini, o göz açip kapayincaya kadar geçen "sen"den, sanki asirlarca tükenmek bilmeyen "sensizlige" tersyüz ederek gittin.
Içimde, günlerdir yoklugunla zayiflamis, kalbi kupkuru kalmis ask çocugunu sevginle emzirme sarhosluguyla delirdigim su "üç saatin" içindeki yüzlerce "an"i "ani"ya dönüstürerek...
Önce gözlerim öksüz kaldi yoklugunda. Sonra, nefesinin o bugulu sicakligindan mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarlari...
Gittin...
Iki askin arasinda saskin, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, baska bir eve gittin uyumaya. Artik senin degildi evin,. "sizin"di. Benim özledigim o eski evin degildi gittigin...
O eski ev... Oturup, zamanin o yagmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, günesin bütün gün sadece yalayip geçtigi los pencerelerinde dalginligimizi biriktirdigimiz o ev...
Susardik bazen... Ansizin, hesapsizca, belki de yorgun düserek... Akildisi bir hizla devinen imgelerin ortasinda, bir çig gibi ömrümüze yigilan anilardan birini seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafimizda, umurumuzda olmadan...
Elin çaya uzanirdi...
Tenim dudaklarini özlerdi...
Bir sözüm siirin olurdu... Demlenirdik.
Gömüldükçe düslerin o büyülü uykusuna, askimin kalbimdeki ilahi melodisi çalinirdi kulaklarina birden. Nasil da ürkerdin. Karanliktan korkan bir çocugun teselli isligi gibi bölerdi sesin suskunlugumuzu...
Ruhlarimizin biryerlerde bulustuguna, düslerimizin biryerde kesistigine inanmak istedigim bu hayattan çalinti anlari, beni bunun aksine inandirmaya çalisan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.
Iste böyle anlarda yüzü daha da netlesirdi dünyaya gözlerinden bakan o yarali çocuklugunun...
Iste ben en çok seni içimden dogru sevdigim böyle anlari severdim...
Hayatin içinde seni barindirdigi her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o siradan ayrintilarini alabildigince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanin içinde, varligina yillardir asina oldugun bir esya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve basinin üzerinden sonsuzluga akip giden düs bulutlarinda sekillenen her sözü, yüregimde senin için büyüttügüm siire misra yapip eklemekti seni sevmek...
Sevmek hayatina taniklik etmekti benim için...
Sabahlari evden çikmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere bogarken "gitme" diye sayiklayan sesine kiyamayip, patrona binbir yalanlar uydurarak sik sik ise gitmemekti seni sevmek...
Sana kahvalti hazirlamakti. Özenle hazirlidigim sofraya istahla oturup, "Sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben... Senden daha iyisini mi bulacagim" diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmakti... Ince ince kiyilmis, tabaga motif gibi islenerek dizilmis ve hep sevdigin gibi üzerinde zeytinyagi ve limon gezdirilmis domateslere, yaptigim mezelere duydugun minnete sasirmakti...
Hayatina eklemekten çilginca zevk aldigim o sefkatli inceliklere duydugun minnete...
Seni sevmek, bundan yillar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranligimin yavas yavas aska dönüsünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldigim mektuplarima, ayni incelikle, ayni özlemle, ayni hayranlikla verdigin cevaplarina inanmamakti... Tüm israrlarina ragmen, bu essiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamakti. Sonra ansizin yollara düsüp, çocuklugumda kalbimde filizlenen sevdasi senin askinla yeseren bu kentin sokaklarinda izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceligin ve bu derin anlayisin yüzünü", yani o merak ettigin yüzümü, gözlerine tasimakti... Bulustugumuz cafede, aylarin günlerin telasi ve susuzluguyla, anlattigin seylerin hiçbirini algilamadan, sadece hayranlikla seni, o hepimiz gibiligini seyrederken, masanin altindan bir türlü çikartamadigin o telasli, o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanina inanamamakti...
Seni sevmek, o gece raki içtigimiz köhne meyhaneden çikip yürüdügümüz sokaklarda, Nisan ayinda bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanri'nin bu ask için gönderdigi bir isaret olduguna inanmakti...
Seni sevmek kadinligimi, bedenimi ve hazzi ilk defa seninle kesfetmekti. 17 yildir sanki sadece senin için sakladigim bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoslukla sana sunmakti... Her dokunusunda kutsal bir ayinin o sicak ve tatli sarabini yudum yudum içer gibi...
Seni sevmek, askin ugruna, ama senden izinsiz, baska bir kentteki hayatimi sifirlayip, yasadigin kente, yasadigin gögün altina, islandigin yagmurlarin altina gelip yerlesmekti. Senden baska, bu koca kentte bir basinalik ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanidik simaya rastlamamaya alismakti güçlükle... Hücrelerimle beraber çogalan askini özgürce ve sinirsizca yasamak için ailemin sefkatli ve anlayisli kollarindan siyrilip kanatlanmak, yillanmis can dostlarin sevgisini çok uzaklarda birakmakti...
Seni sevmek, yalnizligin soguk kollarindan biraz olsun siyrilip, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek basima Beyoglu'nun karanlik sokaklarinda kalabaligin soluguyla isinmaya çalismakti. Hiç tanimadigim insanlarin yüzünde senin yüzünü aramak, onlarin kaybetmis, umutsuz hayatlarinda yarali geçmisinin ve çocuksu düslerinin izlerini sürmekti...
Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk isiklari ruhumu isirirken, ayni gecenin yildizlari altinda seni deliler gibi özlemekti... O geceyi de kollarinda geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolasip, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüsünü beklemekti... Bazen bu bekleyislerin sonu, yorgun düsmüs bedenimi sürükledigim evimde, o gece bir baska kadinin yaninda uyumana aglamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir sizofren gibi, hiçbir sey olmamis gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum...sasirirdin.
Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olani acimasizca yokeden bu kentin hoyratligina ve senin için artik inanmaktan çoktan vazgeçtigin, yasadigin hayalkirikliklariyla çok uzun zamandir kaybettigin o ask duygusunun gerçekliginin canli ispati olmaya direnmekti... Kalbine inançla ask tohumlari ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdigin ask sarkisi adina sana umut vermekti...
Seni sevmek, ait oldugun gökyüzünde seni özgür birakmakti... Koparmamakti kanatlarini... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynagindan, baska sevgilerin siirine ekledigi misralardan kiskançlikla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...
Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razi olmakti... Çocuksu bir saflikla tek vazgeçemeyeceginin ben olduguma kendimi inandirarak, hayatina boyun egmekti...
Seni sevmek, bir babayi, bir canyoldasini hayatinin sonuna kadar yaninda oldugunu bildigin güvenilir bir dostu, ilgiye ve sefkate doymayan çaresiz bir küçük çocugu, ama en çok da tutkulu, kiskanç ve yüregi sonsuz maviliklere akan bir deli asigi sevmek gibiydi... Birgün ansizin, telefonda duydugun bir sese, ya da yeni tanistigin bir kadina asik oldugunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasil kiskandigimi görmek isteyen abartili bir heyecanla söylediginde, telasa kapilmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduguna ve asla benden vazgeçemeyecegine inanmakti... Yine de içimdeki o kaçinilmaz endise ister istemez sarardi yüzümü... Sesim solugum kesilirdi birden... Iste, öyle anlarda beni simsiki sarip, tutkulu bir sevismenin ilk öpücüklerini dudagima kondururken, "Sen küçücük bir kizsin, biliyor musun" diyen sefkatli sesini severdim en çok... Ve aslinda ben dahil, hiç kimseye asik olamayacagini düsünür, hüzünlenirdim...
Rüyalarimin gül kokusu...
Sonra birgün aska açildi yüreginin sürgüleri...
Sonra birgün siirlerin baska bir askin kokusuna büründü...
Yikildi tabularin... Kirildi zincirlerin... Uzagima düstün..
Bu defa farkliydi, hissetmistim. Yalniz bedenini degil, ruhunu da paylasmaya baslamistin bir baska kadinla...
Sonra sevmek yavas yavas kayisini izlemek oldu avuçlarimdan... Seni sevmek, sen sabaha karsi uyudugumu sanarak yanimdan kalkip bir baska yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan firtinalari susturmaya çalismak oldu sessizce...
Habersizce kapini çaldigim o gün, kapinda kalip, içeri girememek oldu...
O güne kadar hiç olmazsa bana karsi dürüst olmanla, yasadiklarini benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum... Ama bir baskasini incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizledigini, yalanlarla da olsa onu korudugunu farkedince bu avuntu da terketti beni... Yalanlarini bile kiskanir oldum.
Neden dürüst olmak için beni seçmistin sanki... Gerçegin acimasiz zindanlarinda neden beni kilitli birakmistin...
Ne çok düsündüm bu sorularin cevaplarini... Ne çok sorguladim kendimi, nerde hata yaptigimi, neyi eksik biraktigimi...
Kadinca oyunlardan haberim olmadi hiçbir zaman. Seçtigin yasam biçiminden koparmak, seni soluksuz birakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istedigin bu muydu? Seni yanlis mi tanimistim?.. Bana hep, ne kadar asil bir yüregim oldugunu söyler dururdun... Isyanim, kalbimin ezilmis parçalarinin üstünü örtüp, sessizce çekip kapini çikmak olurdu en fazla...
Yalniz kalmak istedigini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çikip giderdim... Özür diler gibi bir sesle, onun gelecegini söylediginde, sessizce çikip giderdim... Karsinda ben otururken, onunla saatlerce telefonda konustugunda çikip giderdim... Hep giderdim...
Bu onurlu tavrimdi belki de ezen yüregini... Vazgeçemedigin tek yanim buydu belki...
Sonra, sevmek yarali kadinligimi baska yüreklerle avutma yanilgisina kapilmak oldu... Buna hakkim oldugunu söyleyip dursan da, biliyorum, aslinda içten içe hiç affetmedin beni... Sen çoktan parçalanmistin zaten... Benim de yüregimi böldügümü düsünmek sana bile agir geldi... Oysa ben, seni degil, kendimi cezalandiriyordum baska bedenlerde... Ruhumu kemiren bu deli aski cezalandiriyordum... Bunu anlamadin mi sevgili?
Sevmek seni degil çocuklugumu, düslerimi, kendimi aldatmak olmustu artik... Bana baglanan masum asklari seninle aldatmak olmustu... Kimseye veremedim yüregimi. Ne zaman baksalar içime, yüregimin kirik aynasinda kendilerinin degil, senin yüzünün aksini gördüler hep. Sessizce çekip gittiler. Farketmedim bile gittiklerini...
Gittin...
Seni sevmek, bensiz akip giden hayatina bir yabanci gibi uzaktan bakmak oldu çoktandir... O çocuk ellerinin, bir baskasinin saçlarinda gezindigini, aniden özlemle sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina "gitme" diye sayikladigini düsünmek oldu, seni sevmek... Geceleri, kokuna hasret yatagimda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemedigi bir bencillikle, kalbindeki tek askin benimki olmasi için gözyaslari içinde Tanri'ya yalvarmak oldu..
Seni yasak bir ask gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasinda yasamak oldu, sevmek... Beni hayatindan disladigin için öfke nöbetlerine kapilip, bana bile yabanci gelen, hiç tanimadigim bir sesle sana bagirmak, haykirmak, aglamak, sonra pismanlikla affedip tutkuyla sana tekrar sarilmak oldu...
Yabani bir ot gibi ruhumu sarip sarmalayan öfke ve kiskançlik duygulariyla benligimden uzaklasmayi kendime yakistirmamak, sikisip kaldigim bu karanlik dehlizde, kendi kalbimde, yalnizligimda, sensizligimde, kendi askimla delirmek oldu artik seni sevmek...
Simdi, bu aciya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluga birakip gitmesi için birbirine yalvaran iki yüregiz artik... "Ayazda Iki Yürek" gibiyiz...
Sen benim sizofren askimsin... Bense senin kanayan vicdaninim...
Affet beni sevgilim... Verdigim sözleri tutamadim...
Cezmi Ersöz
Dudagima, çocuksu susuzlugumla asla doyamadigim öpücüklerinden birini kondurup gittin. "N'olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce, gözlerimde varliginla alevlenen yasam sevincinin yerine, boyun egmis, donuk ve daha simdiden hasretinle kavrulmus bir karanligi birakip gittin...
Dolmustu zamanin...
Yüregimdeki kum saatini, o göz açip kapayincaya kadar geçen "sen"den, sanki asirlarca tükenmek bilmeyen "sensizlige" tersyüz ederek gittin.
Içimde, günlerdir yoklugunla zayiflamis, kalbi kupkuru kalmis ask çocugunu sevginle emzirme sarhosluguyla delirdigim su "üç saatin" içindeki yüzlerce "an"i "ani"ya dönüstürerek...
Önce gözlerim öksüz kaldi yoklugunda. Sonra, nefesinin o bugulu sicakligindan mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarlari...
Gittin...
Iki askin arasinda saskin, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, baska bir eve gittin uyumaya. Artik senin degildi evin,. "sizin"di. Benim özledigim o eski evin degildi gittigin...
O eski ev... Oturup, zamanin o yagmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, günesin bütün gün sadece yalayip geçtigi los pencerelerinde dalginligimizi biriktirdigimiz o ev...
Susardik bazen... Ansizin, hesapsizca, belki de yorgun düserek... Akildisi bir hizla devinen imgelerin ortasinda, bir çig gibi ömrümüze yigilan anilardan birini seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafimizda, umurumuzda olmadan...
Elin çaya uzanirdi...
Tenim dudaklarini özlerdi...
Bir sözüm siirin olurdu... Demlenirdik.
Gömüldükçe düslerin o büyülü uykusuna, askimin kalbimdeki ilahi melodisi çalinirdi kulaklarina birden. Nasil da ürkerdin. Karanliktan korkan bir çocugun teselli isligi gibi bölerdi sesin suskunlugumuzu...
Ruhlarimizin biryerlerde bulustuguna, düslerimizin biryerde kesistigine inanmak istedigim bu hayattan çalinti anlari, beni bunun aksine inandirmaya çalisan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.
Iste böyle anlarda yüzü daha da netlesirdi dünyaya gözlerinden bakan o yarali çocuklugunun...
Iste ben en çok seni içimden dogru sevdigim böyle anlari severdim...
Hayatin içinde seni barindirdigi her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o siradan ayrintilarini alabildigince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanin içinde, varligina yillardir asina oldugun bir esya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve basinin üzerinden sonsuzluga akip giden düs bulutlarinda sekillenen her sözü, yüregimde senin için büyüttügüm siire misra yapip eklemekti seni sevmek...
Sevmek hayatina taniklik etmekti benim için...
Sabahlari evden çikmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere bogarken "gitme" diye sayiklayan sesine kiyamayip, patrona binbir yalanlar uydurarak sik sik ise gitmemekti seni sevmek...
Sana kahvalti hazirlamakti. Özenle hazirlidigim sofraya istahla oturup, "Sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben... Senden daha iyisini mi bulacagim" diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmakti... Ince ince kiyilmis, tabaga motif gibi islenerek dizilmis ve hep sevdigin gibi üzerinde zeytinyagi ve limon gezdirilmis domateslere, yaptigim mezelere duydugun minnete sasirmakti...
Hayatina eklemekten çilginca zevk aldigim o sefkatli inceliklere duydugun minnete...
Seni sevmek, bundan yillar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranligimin yavas yavas aska dönüsünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldigim mektuplarima, ayni incelikle, ayni özlemle, ayni hayranlikla verdigin cevaplarina inanmamakti... Tüm israrlarina ragmen, bu essiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamakti. Sonra ansizin yollara düsüp, çocuklugumda kalbimde filizlenen sevdasi senin askinla yeseren bu kentin sokaklarinda izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceligin ve bu derin anlayisin yüzünü", yani o merak ettigin yüzümü, gözlerine tasimakti... Bulustugumuz cafede, aylarin günlerin telasi ve susuzluguyla, anlattigin seylerin hiçbirini algilamadan, sadece hayranlikla seni, o hepimiz gibiligini seyrederken, masanin altindan bir türlü çikartamadigin o telasli, o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanina inanamamakti...
Seni sevmek, o gece raki içtigimiz köhne meyhaneden çikip yürüdügümüz sokaklarda, Nisan ayinda bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanri'nin bu ask için gönderdigi bir isaret olduguna inanmakti...
Seni sevmek kadinligimi, bedenimi ve hazzi ilk defa seninle kesfetmekti. 17 yildir sanki sadece senin için sakladigim bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoslukla sana sunmakti... Her dokunusunda kutsal bir ayinin o sicak ve tatli sarabini yudum yudum içer gibi...
Seni sevmek, askin ugruna, ama senden izinsiz, baska bir kentteki hayatimi sifirlayip, yasadigin kente, yasadigin gögün altina, islandigin yagmurlarin altina gelip yerlesmekti. Senden baska, bu koca kentte bir basinalik ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanidik simaya rastlamamaya alismakti güçlükle... Hücrelerimle beraber çogalan askini özgürce ve sinirsizca yasamak için ailemin sefkatli ve anlayisli kollarindan siyrilip kanatlanmak, yillanmis can dostlarin sevgisini çok uzaklarda birakmakti...
Seni sevmek, yalnizligin soguk kollarindan biraz olsun siyrilip, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek basima Beyoglu'nun karanlik sokaklarinda kalabaligin soluguyla isinmaya çalismakti. Hiç tanimadigim insanlarin yüzünde senin yüzünü aramak, onlarin kaybetmis, umutsuz hayatlarinda yarali geçmisinin ve çocuksu düslerinin izlerini sürmekti...
Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk isiklari ruhumu isirirken, ayni gecenin yildizlari altinda seni deliler gibi özlemekti... O geceyi de kollarinda geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolasip, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüsünü beklemekti... Bazen bu bekleyislerin sonu, yorgun düsmüs bedenimi sürükledigim evimde, o gece bir baska kadinin yaninda uyumana aglamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir sizofren gibi, hiçbir sey olmamis gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum...sasirirdin.
Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olani acimasizca yokeden bu kentin hoyratligina ve senin için artik inanmaktan çoktan vazgeçtigin, yasadigin hayalkirikliklariyla çok uzun zamandir kaybettigin o ask duygusunun gerçekliginin canli ispati olmaya direnmekti... Kalbine inançla ask tohumlari ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdigin ask sarkisi adina sana umut vermekti...
Seni sevmek, ait oldugun gökyüzünde seni özgür birakmakti... Koparmamakti kanatlarini... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynagindan, baska sevgilerin siirine ekledigi misralardan kiskançlikla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...
Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razi olmakti... Çocuksu bir saflikla tek vazgeçemeyeceginin ben olduguma kendimi inandirarak, hayatina boyun egmekti...
Seni sevmek, bir babayi, bir canyoldasini hayatinin sonuna kadar yaninda oldugunu bildigin güvenilir bir dostu, ilgiye ve sefkate doymayan çaresiz bir küçük çocugu, ama en çok da tutkulu, kiskanç ve yüregi sonsuz maviliklere akan bir deli asigi sevmek gibiydi... Birgün ansizin, telefonda duydugun bir sese, ya da yeni tanistigin bir kadina asik oldugunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasil kiskandigimi görmek isteyen abartili bir heyecanla söylediginde, telasa kapilmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduguna ve asla benden vazgeçemeyecegine inanmakti... Yine de içimdeki o kaçinilmaz endise ister istemez sarardi yüzümü... Sesim solugum kesilirdi birden... Iste, öyle anlarda beni simsiki sarip, tutkulu bir sevismenin ilk öpücüklerini dudagima kondururken, "Sen küçücük bir kizsin, biliyor musun" diyen sefkatli sesini severdim en çok... Ve aslinda ben dahil, hiç kimseye asik olamayacagini düsünür, hüzünlenirdim...
Rüyalarimin gül kokusu...
Sonra birgün aska açildi yüreginin sürgüleri...
Sonra birgün siirlerin baska bir askin kokusuna büründü...
Yikildi tabularin... Kirildi zincirlerin... Uzagima düstün..
Bu defa farkliydi, hissetmistim. Yalniz bedenini degil, ruhunu da paylasmaya baslamistin bir baska kadinla...
Sonra sevmek yavas yavas kayisini izlemek oldu avuçlarimdan... Seni sevmek, sen sabaha karsi uyudugumu sanarak yanimdan kalkip bir baska yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan firtinalari susturmaya çalismak oldu sessizce...
Habersizce kapini çaldigim o gün, kapinda kalip, içeri girememek oldu...
O güne kadar hiç olmazsa bana karsi dürüst olmanla, yasadiklarini benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum... Ama bir baskasini incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizledigini, yalanlarla da olsa onu korudugunu farkedince bu avuntu da terketti beni... Yalanlarini bile kiskanir oldum.
Neden dürüst olmak için beni seçmistin sanki... Gerçegin acimasiz zindanlarinda neden beni kilitli birakmistin...
Ne çok düsündüm bu sorularin cevaplarini... Ne çok sorguladim kendimi, nerde hata yaptigimi, neyi eksik biraktigimi...
Kadinca oyunlardan haberim olmadi hiçbir zaman. Seçtigin yasam biçiminden koparmak, seni soluksuz birakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istedigin bu muydu? Seni yanlis mi tanimistim?.. Bana hep, ne kadar asil bir yüregim oldugunu söyler dururdun... Isyanim, kalbimin ezilmis parçalarinin üstünü örtüp, sessizce çekip kapini çikmak olurdu en fazla...
Yalniz kalmak istedigini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çikip giderdim... Özür diler gibi bir sesle, onun gelecegini söylediginde, sessizce çikip giderdim... Karsinda ben otururken, onunla saatlerce telefonda konustugunda çikip giderdim... Hep giderdim...
Bu onurlu tavrimdi belki de ezen yüregini... Vazgeçemedigin tek yanim buydu belki...
Sonra, sevmek yarali kadinligimi baska yüreklerle avutma yanilgisina kapilmak oldu... Buna hakkim oldugunu söyleyip dursan da, biliyorum, aslinda içten içe hiç affetmedin beni... Sen çoktan parçalanmistin zaten... Benim de yüregimi böldügümü düsünmek sana bile agir geldi... Oysa ben, seni degil, kendimi cezalandiriyordum baska bedenlerde... Ruhumu kemiren bu deli aski cezalandiriyordum... Bunu anlamadin mi sevgili?
Sevmek seni degil çocuklugumu, düslerimi, kendimi aldatmak olmustu artik... Bana baglanan masum asklari seninle aldatmak olmustu... Kimseye veremedim yüregimi. Ne zaman baksalar içime, yüregimin kirik aynasinda kendilerinin degil, senin yüzünün aksini gördüler hep. Sessizce çekip gittiler. Farketmedim bile gittiklerini...
Gittin...
Seni sevmek, bensiz akip giden hayatina bir yabanci gibi uzaktan bakmak oldu çoktandir... O çocuk ellerinin, bir baskasinin saçlarinda gezindigini, aniden özlemle sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina "gitme" diye sayikladigini düsünmek oldu, seni sevmek... Geceleri, kokuna hasret yatagimda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemedigi bir bencillikle, kalbindeki tek askin benimki olmasi için gözyaslari içinde Tanri'ya yalvarmak oldu..
Seni yasak bir ask gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasinda yasamak oldu, sevmek... Beni hayatindan disladigin için öfke nöbetlerine kapilip, bana bile yabanci gelen, hiç tanimadigim bir sesle sana bagirmak, haykirmak, aglamak, sonra pismanlikla affedip tutkuyla sana tekrar sarilmak oldu...
Yabani bir ot gibi ruhumu sarip sarmalayan öfke ve kiskançlik duygulariyla benligimden uzaklasmayi kendime yakistirmamak, sikisip kaldigim bu karanlik dehlizde, kendi kalbimde, yalnizligimda, sensizligimde, kendi askimla delirmek oldu artik seni sevmek...
Simdi, bu aciya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluga birakip gitmesi için birbirine yalvaran iki yüregiz artik... "Ayazda Iki Yürek" gibiyiz...
Sen benim sizofren askimsin... Bense senin kanayan vicdaninim...
Affet beni sevgilim... Verdigim sözleri tutamadim...
Cezmi Ersöz
25 Nisan 2010 Pazar
olmaz mı?olsun lütfen
Buralar benzemiyor artık çocukluğumda gözlerimin gördüklerine, duydugum sesler de kulaklarımın o dönemde duyduğu sesler değil, kokular bile yabancı.
O zamanlar evimiz çok büyüktü, içinde koşmaya kovalamacaya, top oynama devasa yer vardı. Evin bahçesi bilmem kaç bucak ormandı, her köşesinde bütün yaz farklı oyunlar oynardık, on küsür çocuk kendi aramızda kaybolurduk, ön kısımda yer alan ağacın dallarına hepimiz birden otururduk, sığardık. Çamurdan, gazoz kapaklarından papatyalardan pasta yapardık, saklambaç, yakar top, tilki tilki saatin kaç, bezirgan başı, lastik, dokuz taş , istop oynardık. Kapıcımız İbrahim amca bizi hortumla sulardı, çığlıklar atardık, saat mefumu yoktu ,ezan okununca akşam olurdu, eve girme vakti gelirdi, babamızdan çok fena korkardık. 30 küsür yaşındakiler bizim için amcaydı, teyzeydi, bir nevi kartlardı, bizden epey bi uzaktalardı. Apartmandan cenaze çıkar gülerdik, saat 8 oldu mu yataga girerdik, dolaptan birileri cıkardı sanki geceleri, korkardık, gündelik yalanlarımız vardı, yalandı bilirdik ama hep çok gülerdik. Bakkal açıkta satılan bisküvi kokardı, bahar gelince de sokak hanımeli , bir damla balını yerdik. akakşam sefaları açardı loş vakit gelince, toz leblebi yerdik koş koşcu amca geçerse, boğazımıza kacardı,yüreğimiz ağzımıza gelirdi, kaynana şekeri diye kahverengi küp şekerler vardı, anneler pazartesi pazarından dönerken alırdı, mc donalds yoktu, burger king yoktu ama bahçede mis gibi katmer yapılırdı. Apartmanda dairelerin kapıları hep açıktı, kim nerde belli olmazdı, sabah kahvaltısı birinde, akşam çayı birinde olurdu, çocuklar bir evde toplanırdı. Annelerimiz cok güzel babalarımız cok yakışıklıydı, kardeşlerimiz salak ve küçüktü, tek bir TV kanalı vardı, ailecek aartık ne varsa o izlenirdi, eurovision mesela hasretle beklenirdi, elektrikler sık sık kesilirdi, oyle olunca da bol bol sohbet edilirdi, mum ışığında gölge oyunları , isim şehir nehir oynanırdı, yaz akşamları okey sesleri yankılanırdı. En fazla benetton dan giyinilirdi, bir de limondan , tişörtlerde vatka vardı, etekleri paantalonun içine sokulurdu, saçlarda krep çok modaydı. Epi topu 5 müzik kaseti çıkardı yazları, hepsi de alınırdı, çılgınlar gibi videocuda kaset kiralanır betamax ya da VHS olark izlenirdi. Çok ama çok güzel aşık olunurdu, sabırla sevilirdi,telaş yoktu, bazaen bir yıl boyunca sadece camdan cama el sallanırdı di,di,di,dı , dı ,dı.
Aradan geçtiyse sadece bir 20-25 yıl geçti. Evler küçüldü, sığamaz hale geldik, bisküviler pakete girdi, leblebi tozu nerde satılır bilemem, evlerin kapıları kapandı bir de üstüne üstlük şakır şakır kilitlendi, ölüm artık daha gerçekçi, daha bi yakın. 30 yaşındakilere ısrarla genç diyoruz komik bir algıyla. Bahçede kimse oyun oynamıyor, oynayamıyor, bitlendiğimiz koca ağaç yaşlandı öldü adeta. Eve geldiğimiz saatler belli değil , sınırsız bir özgürlük hissi var bünyemizde, cebimizde paramız ,altımızda arabamız, yüzlerce TV kanalı, yüzlerce radyo, yüzlerce CD, kitap, gidilesi, yapılası bissürü şey, herkesin odasında telefon , televizyon, bilgisayara adeta mahkum bir kitle. Bir tatminsizlik, bir doyumsuzluk bir sabırsızlık, içimizde tanımlanamaz bir mutsuzluk, o dönemlerde atılan kahkahalardan eser yok, her şey dert, her şey tasa, geçmişe özlem her geçen gün artıyor, aşklar acı veriyor, yarası hiç geçmiyor, kalp kendini yenilemiyor, her gelip ardından gidenin ardından bi süre bakakalıyor, hepsi gözünün kenarına bir çizik atıyor. Bu hızlı akış durmaz mı, son bulmaz mı, olmuyorsa hiç değilse yavaşlamaz mı, birisi gelip artık kalmaz mı,geçmişe, şu ana ve geleceğe aynı anda ait olmaz mı, saplanmış tüm kıymıkları çıkartmaz mı, çıkan yerlere merhem basmaz mı, böylece sanki hiç başka kimse olmamış gibi olmaz mı? Bu nasıl bir ikilem? En çok özlediğim şey yeniden olsun , en çok özlediğim kişi geri gelsin .... lütfen
O zamanlar evimiz çok büyüktü, içinde koşmaya kovalamacaya, top oynama devasa yer vardı. Evin bahçesi bilmem kaç bucak ormandı, her köşesinde bütün yaz farklı oyunlar oynardık, on küsür çocuk kendi aramızda kaybolurduk, ön kısımda yer alan ağacın dallarına hepimiz birden otururduk, sığardık. Çamurdan, gazoz kapaklarından papatyalardan pasta yapardık, saklambaç, yakar top, tilki tilki saatin kaç, bezirgan başı, lastik, dokuz taş , istop oynardık. Kapıcımız İbrahim amca bizi hortumla sulardı, çığlıklar atardık, saat mefumu yoktu ,ezan okununca akşam olurdu, eve girme vakti gelirdi, babamızdan çok fena korkardık. 30 küsür yaşındakiler bizim için amcaydı, teyzeydi, bir nevi kartlardı, bizden epey bi uzaktalardı. Apartmandan cenaze çıkar gülerdik, saat 8 oldu mu yataga girerdik, dolaptan birileri cıkardı sanki geceleri, korkardık, gündelik yalanlarımız vardı, yalandı bilirdik ama hep çok gülerdik. Bakkal açıkta satılan bisküvi kokardı, bahar gelince de sokak hanımeli , bir damla balını yerdik. akakşam sefaları açardı loş vakit gelince, toz leblebi yerdik koş koşcu amca geçerse, boğazımıza kacardı,yüreğimiz ağzımıza gelirdi, kaynana şekeri diye kahverengi küp şekerler vardı, anneler pazartesi pazarından dönerken alırdı, mc donalds yoktu, burger king yoktu ama bahçede mis gibi katmer yapılırdı. Apartmanda dairelerin kapıları hep açıktı, kim nerde belli olmazdı, sabah kahvaltısı birinde, akşam çayı birinde olurdu, çocuklar bir evde toplanırdı. Annelerimiz cok güzel babalarımız cok yakışıklıydı, kardeşlerimiz salak ve küçüktü, tek bir TV kanalı vardı, ailecek aartık ne varsa o izlenirdi, eurovision mesela hasretle beklenirdi, elektrikler sık sık kesilirdi, oyle olunca da bol bol sohbet edilirdi, mum ışığında gölge oyunları , isim şehir nehir oynanırdı, yaz akşamları okey sesleri yankılanırdı. En fazla benetton dan giyinilirdi, bir de limondan , tişörtlerde vatka vardı, etekleri paantalonun içine sokulurdu, saçlarda krep çok modaydı. Epi topu 5 müzik kaseti çıkardı yazları, hepsi de alınırdı, çılgınlar gibi videocuda kaset kiralanır betamax ya da VHS olark izlenirdi. Çok ama çok güzel aşık olunurdu, sabırla sevilirdi,telaş yoktu, bazaen bir yıl boyunca sadece camdan cama el sallanırdı di,di,di,dı , dı ,dı.
Aradan geçtiyse sadece bir 20-25 yıl geçti. Evler küçüldü, sığamaz hale geldik, bisküviler pakete girdi, leblebi tozu nerde satılır bilemem, evlerin kapıları kapandı bir de üstüne üstlük şakır şakır kilitlendi, ölüm artık daha gerçekçi, daha bi yakın. 30 yaşındakilere ısrarla genç diyoruz komik bir algıyla. Bahçede kimse oyun oynamıyor, oynayamıyor, bitlendiğimiz koca ağaç yaşlandı öldü adeta. Eve geldiğimiz saatler belli değil , sınırsız bir özgürlük hissi var bünyemizde, cebimizde paramız ,altımızda arabamız, yüzlerce TV kanalı, yüzlerce radyo, yüzlerce CD, kitap, gidilesi, yapılası bissürü şey, herkesin odasında telefon , televizyon, bilgisayara adeta mahkum bir kitle. Bir tatminsizlik, bir doyumsuzluk bir sabırsızlık, içimizde tanımlanamaz bir mutsuzluk, o dönemlerde atılan kahkahalardan eser yok, her şey dert, her şey tasa, geçmişe özlem her geçen gün artıyor, aşklar acı veriyor, yarası hiç geçmiyor, kalp kendini yenilemiyor, her gelip ardından gidenin ardından bi süre bakakalıyor, hepsi gözünün kenarına bir çizik atıyor. Bu hızlı akış durmaz mı, son bulmaz mı, olmuyorsa hiç değilse yavaşlamaz mı, birisi gelip artık kalmaz mı,geçmişe, şu ana ve geleceğe aynı anda ait olmaz mı, saplanmış tüm kıymıkları çıkartmaz mı, çıkan yerlere merhem basmaz mı, böylece sanki hiç başka kimse olmamış gibi olmaz mı? Bu nasıl bir ikilem? En çok özlediğim şey yeniden olsun , en çok özlediğim kişi geri gelsin .... lütfen
7 Nisan 2010 Çarşamba
kalabalıklar içinde dolanırım,yalnızlıktan dem vururum
Her çekilen fotoğraf karesinde sağında solunda, önünde arkanda birilerinin olması içinde bulunduğun kalabalıkları yaratır. Ağzından çıkan kahkaha dolu cümleler, vücudunun kıpır kıpırlığı, bu kalabalıklara çar çabuk alışılmışlığın suni işaretleri, jeneratör enerjisi, ha bittim biteceğim endişesi.
Elime tutuşturulan senaryonun yazarını , beni sahneye iten gizli elden, sinirimi bozan sesin ait olduğu suflörden yana merakım. Ne hummalı bir nefes alış veriş ticareti. Ruhu bedeninden ayrı yaşayanlar ordusuna, düşmana karşı verilen umutsuz bir yaşam mücadelesi, hareket kontrolünü tamamen elinden almış bir girdap,rolüne yakışmayan eğreti jönler,spontane planlanan, amatörce kurulan ve her defasında seni kapana kıstıran tuzaklar. Kim dost kim düşman belli değil ve hepsi sana aynı mesafe yakınlıkta, sağında solunda, önünde arkanda, senin kalabalığında, senin yalnızlığının etrafında.
Bir insanın 5 duyu organı da zamanla gelişim, değişim gösterir mi? Gözlerimin gördüğü, kulaklarımın duyduğu, ellerimin dokunduğu, burnumun kokladığı, dilimin tattığı her şeyin değişmiş olamaması ihtimali karşısında cevaben "eveeeeet" diye haykırılası acı bir manzara. Ağzımdan çıkan ses kime ulaşır bilinmez, elimi uzatsam kim tutar meçhul, başımı kaldırsam gözlerimi açsam kalbimden geçenleri kim okur, kim canı gönülden inanır? Herkesteki gelişim, değişim hangi noktada örtüşüverir? Örtüştüğü an belki eski tatlar, eski hisler geri gelir, kim bilir?
İçimdeki endişeyi gün be gün sulayan, adımı kara kaplı defterine alan , ruhunu bedenine geri çağıracak sözcükleri mantık kandırmacası ile yutan, bu yazıyı bana yazdıran, anatomisi insana, dnası hayvana benzeyen fotosentez yaparak yaşadığını inandığım her yaratığa, selam yola devam....
Elime tutuşturulan senaryonun yazarını , beni sahneye iten gizli elden, sinirimi bozan sesin ait olduğu suflörden yana merakım. Ne hummalı bir nefes alış veriş ticareti. Ruhu bedeninden ayrı yaşayanlar ordusuna, düşmana karşı verilen umutsuz bir yaşam mücadelesi, hareket kontrolünü tamamen elinden almış bir girdap,rolüne yakışmayan eğreti jönler,spontane planlanan, amatörce kurulan ve her defasında seni kapana kıstıran tuzaklar. Kim dost kim düşman belli değil ve hepsi sana aynı mesafe yakınlıkta, sağında solunda, önünde arkanda, senin kalabalığında, senin yalnızlığının etrafında.
Bir insanın 5 duyu organı da zamanla gelişim, değişim gösterir mi? Gözlerimin gördüğü, kulaklarımın duyduğu, ellerimin dokunduğu, burnumun kokladığı, dilimin tattığı her şeyin değişmiş olamaması ihtimali karşısında cevaben "eveeeeet" diye haykırılası acı bir manzara. Ağzımdan çıkan ses kime ulaşır bilinmez, elimi uzatsam kim tutar meçhul, başımı kaldırsam gözlerimi açsam kalbimden geçenleri kim okur, kim canı gönülden inanır? Herkesteki gelişim, değişim hangi noktada örtüşüverir? Örtüştüğü an belki eski tatlar, eski hisler geri gelir, kim bilir?
İçimdeki endişeyi gün be gün sulayan, adımı kara kaplı defterine alan , ruhunu bedenine geri çağıracak sözcükleri mantık kandırmacası ile yutan, bu yazıyı bana yazdıran, anatomisi insana, dnası hayvana benzeyen fotosentez yaparak yaşadığını inandığım her yaratığa, selam yola devam....
16 Şubat 2010 Salı
katiller, cinayetler
Geçmişin film şeridi gibi gözünün önünden geçmesi sadece ölmeden önceki o dehşet anda olamaz. Tabi ölmek de bildiğin biyolojik anlamda son nefesini vermek demekse bu cümlede... Zira sadece nefes alıp vermek yetmiyor ,yakışmıyor yaşıyor olmaya . 21. yy da ölüm yeniden yorumlanmalı kanaatimce cinayetler de katiller de. Kim nasıl niye ölüyor, niye öldürülüyor, bilir kişiler yeniden yorumlamalı cevabı çok eskilerde kalmış bu soruları? Kan kokusu gelmiyor burnuma ama yüzde yüz eminim cinayetler ve intiharlarla dolu bu yüz yıl. Sadece nefret edilenler değil artık çok sevilenler de öldürülüyor. Ve artık insan sadece bıçak darbesi ile ya da tek bir lanet kurşunla da ölmüyor. İnsanı tek bir kelam tek bir bakış da gayet can damarından vuruyor. Ölüyorsun o an yine. Farklı bir his olmasa gerek gerçek ölümle kıyasla. Kan damarlarından çekiliyor , dünyanın dönmesi duruyor, sesler kesiliyor. İşte yine o an hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçiveriyor. Çok damar sahneler, çok keskin dialoglar. Unutulmamış, hepsi özenle raflarına kaldırılmış, taze, taptaze, dün gibi, elini uzatsan dokunacaksın gibi. Zihnimiz A sınıfı derin dondurucu gibi. Saklanırken hiç bir şeyin kalitesinden ödün verilmemiş. Çıkarıyorsun yerinden, buzlarını çözülmeye bırakıyorsun, eskisi gibi karşında buluveriyorsun. Bu arada tabi iyi halt ediyorsun o da ayrı konu. 21. yy da bir kez de ölmüyorsun, üstelik ölüyken bile bir kez daha ölebiliyorsun, yetmiyor o da yetmiyor araya zaman giriyor bir daha ve bir daha ölüyorsun. Onlarca ,yüzlerce katilin oluyor, ya da sadece tek bir katil ruhunu bedeninden defalarca ayırıyor. Çoğu kez katiller öldürürken ellerini kana bulamaya gerek kalmadığı için cinayet işlemiş olduklarının farkına bile varmıyor,anlamıyor. Kendi etini kesip kendi kanını akıtıp,akan kanı ellerine kollarına yüzlerine süresin geliyor bu kör sağır durumda. Olmadı, aynı etkiyi bıracacağına yüzde yüz inandığın yüzlerce cümle sarf ediyorsun, kansız halledelim diyorsun,nafile....Anlatamıyorsun, hayır kibarlıktan, incelikten söyledim, basbayağa anlamıyor. Seni öldüren alışıyor, ya da zaten çoktan alışmış, öldürmeye devam ediyor. Cinayet silahını kendi bedeninin içinde derinlerde bir yerlerde saklıyor, ço ğu kez bıçak gibi keskin bir şeyi. Bazen sadece saplıyor ruhunun bir yerine ölüyorsun ,ama bazen de ölmüyorsun sendeliyorsun, saplı kalıyor alet senin bir yerinde. Sonra ara ara gelip sapladığı yerde çevirmeye başlıyor. Bu sefer öley,m diye yalvarıyorsun bir kere de her gün ölmektense, zira işgence cekiyorsun. Çekip çıkarsan o keskin şeyi yerinden, yara kapanır mı bilinmez. İzi kalır kesin de... Olduğu yerde bıraksan müstakbel katiline ait bir şey hep kalacak içinde sanki başka bir şey yokmuşcasına ondan hatıra. O da onun sende biryerlerde olduğunu bildiği sürece gelip gelip yoklayacak çevirip çevirip duracak , çok kanlar akacak ama hep içine içine, etraf tertemiz, pürü pak. İçin kanayacak, iç kanama teşhisi konacak. İçin kanarken yine başrolünde kendinin olduğu filmi izliyor olacaksın. Keşke yeniden çevrilebilse geçmişte kalan filmler. Hatta oyuncular da değiştirilebilse , özellikle cinayet silahını içinde biryerde saklı tutanlar haince, ruhlarımızın müstakbel katilleri işte, alınlarına soğuk mühür vurulabilse, başka filmlerde oynayamasınlar diye.
Ama çok eminim, zaten bu bildiğim şey herkesi ve herşeyi affettiriyor gözümde. İçinde sakladığını bilmediğim cinayet silahları ile beni ummadığım yerimden vuran katillerime de o silahlar başka katillerden hediye.. Bu da başka bir hezimet işte......
Ama çok eminim, zaten bu bildiğim şey herkesi ve herşeyi affettiriyor gözümde. İçinde sakladığını bilmediğim cinayet silahları ile beni ummadığım yerimden vuran katillerime de o silahlar başka katillerden hediye.. Bu da başka bir hezimet işte......
10 Şubat 2010 Çarşamba
insana benzer bi şey arıyorum....
Bu,bir nevi at yarışı doğar doğmaz başladı aslında. Benzetme çok fena ama tam isabet aynı zamanda. Bir hipodrom ve çatlarcasına koşan ayrı ayrı asil hikayelere sahip ve öyle ya da böyle her hangi bir anlamlı ya da anlamsız yarışta başarıyı kucaklamış atlar. Bir gün aferin alırlar bir gün adamın asabını bozarlar. Anlamını bir türlü çözemediğim bu kaotik hipodromun üzerimize yüklediği bitmez tükenmez hayat vazifesini anlayamaya çalışıp bilinçsizce koşarken değil de aynı anda başka şeyleri de iyi yapıyor olmaya çalışırken çatlamaktan endişeliyim. Ya da yemek yerken.... Her neyse!!! Bir saniye, sadece bir saniye bile durup dinlenmek belki de her şeyi kaybetmek demek. Bu düşünce de kendimi, içine yavaşça ve itina ile hırs sıkılan pancake gibi hissettiriyor. Ayarı kaçtığı an parça pinçik olursun, tüm emekler boşa gider,olman gereken şeyden uzaklaşır ve bildiğin bitersin işte. Zorla kolay ne kadar da yan yana, güzelle çirkin, iyilik ile kötülük, akşı selimlik ve delilik. Daireyi oluşturan ipin bir ucu ying bir ucu yang işte. Uçurumun kernarında yürümek gibi bir şey. Bir yanın güven bir yanın tehlike. Terazide dengede durabilmek hayat. Bir tarafın ayarı kaçtı mı artık o büyülü denge elden gider ve müsait taraf neresi ise o yöne doğru yıkılırsın. Bir nevi düştün say o an kendini ve etrafında manzaraya şuursuzca gülenlerin yüzlerini kazı hafızana. Çünkü hayat bir gün mutlaka hatırlatıyor sana, eğer kafaları çalışıyorsa elbetteki onlara da. Bazen sudan çıkmış balık gibi olmak var , bazen devekuşu gibi kafası kuma gömük olmak da. Hiç bir şeyden memnun olmadığın zamanı bile deli gibi özlemek var. Yolda yürürken habire geriye dönüp bakmak ...Ne yorucu ve bunu yaparken önündeki bir direğe toslamak ne acı, ne trajik ve ne komik. Aaa bir de o direğe daha önce de çarpmışsan ve bu durumda aslında hiç ama hiç akıllanmamışsan. Rezil bir kısırdöngü tepeden bakınca. Her sonbahar ağaçlar gibi yapraklarını dökmek, gökyüzü gibi ağlamak, her bahar çiçekler gibi kokmak güneş gibi ışıldamak . Çok geç oldu, alışmaya ve algılamaya başlıyorum zira hala hipodromdayım ama at gözlüklerini çıkardım,çok dönüp dolanmaktan olsa gerek midem bulanıyor. Daha önce geçtiğim bir yerdeyim. Hayretle izliyorum. Ben bir ara nadir şaşırırdım yine sıklaştırdım .Bir de merak ediyorum inatla ,at,pancake, terazi, balık, devekuşu,ağaç,gökyüzü, çiçek falan filan derken insana benzer bişey yok mu bu hayatta....
13 Ocak 2010 Çarşamba
Bu saatten sonra imkansız
Neler için geç kalındı kim bilir, neleri pas geçtik fark etmeden. Nelerin üstünden atlandı telaşla...Kimlerin kalbi kırıldı, kimlere sırtımızı döndük. Kaç keşkeler yaşandı kimbilir? Bu günden geriye doğru baktığımda çok da uzun bir süreç göremiyorum, sanki bir dönem çifter çifter yaşanmış yıllar. Lakin bissürü isim bissürü suret var aklımda. Herkesle bir daha tek tek birer cümle de olsa konuşasım var. Sanki son cümleler söylenmemiş, son noktalar konmamış gibi. Ayrılalım dediysek de devamı gelememiş gibi, bitti dediysek aslında bitmemiş gibi işte. Her bir tabancanın son kurşunu içinde tıkalı kalmış adeta. Bu kurşunları bir bir boşaltmak lazım. Her biri üstüme yük kaldı. Ağırlık yaptı. Bir kenara itsen yine de biliyorsun ki bir kenarda. Yani aslında bir kenarda olduğunu da unutmak lazım. En azındna lazım gelenleri. Hatırladıkça acı vermekten başka işe yaramayanları . Yani seni olgunlaştırma misyonunu çoktan tamamlamış olup da artık gerçekten hiç bir işe yaramayacak olanları silip süpürmek lazım. Nasıl oluyorsa bunlar daha bir ağırlık yapıyor omuz üstünde. Yaşandığı an kadar ağır, hatırlandığı an da. Bazen kapanmıyor cıvık yara. Yeri yurdu belli kalıyor üstünde sadece usulen bir kabuk. Biraz oyna biraz eşele altında hep aynı acı hep aynı tasa. Herkesin kalbinde viran bir hikaye , kimi silkelesen eli bir yarasının üstüne gidiyor. Görüyorsun anlıyorsun merak ediyorsun soruyorsun, önce direniyor anlatmıyor sonra dökülüveriyor. Dinliyorsun, her ayrıntıyı, her rengi görüyorsun hikayede, her kokuyu duyuyorsun her ismi aklına kazıyorsun ve asla unutmuyorsun. Biliyorsun ve kabul ediyorsun eskide değerli bir şey kalmış, yani en azından bir zaman çok değerliymiş, kıymetliymiş ,eşsizmiş, belki de vazgeçilmezmiş. Geçmiş ama öyleymiş işte. Anlatıyor, dinlemeye devam ediyorsun, biliyorsun o an sadece sen varsın ama ne fayda, aslında duymak istemiyorsun. Keşke olmasaydı diyorsun. Keşke ilk olsaydın. O da yetse ya .... Sonra da son olmak istiyorsun arsızca. Sanki sen bomboş bir deftersin ya.... Dedim ya herkesin geçmişinde harabeye dönmüş hikayeler ,o hikayelerin insanı adeta çıldırtan gizemli isimleri ,cisimleri var. Belki daha güzel,belki daha hoş, belki daha sevgili belki daha karakterli. Bence hiç bilmeyelim, hiç bildirmeyelim. Çok acı ,pek de bir sinir! Acep geçmişin böylesi zihinlerden dahası kalplerden nasıl silinir???
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
