ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Aşk tesadüfleri sever
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı
Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı
Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında
Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı
MM
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı
Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı
Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında
Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı
MM
12 Mayıs 2010 Çarşamba
herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam
ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman
al ağrını git buradan
en uzun eylülü ömrümüzün
uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan
seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dalgın
daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan
ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman
MM
kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam
ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman
al ağrını git buradan
en uzun eylülü ömrümüzün
uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan
seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dalgın
daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan
ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman
MM
10 Mayıs 2010 Pazartesi
...
Beni öldürmüşsün gibi günah yaz sol omzunun üstündeki haneye, meleğinden önce davran hem de...Giderken bir şey yapmış ol benim için böylece. Kendini lekele, beni temizle... Gerisi beni ilgilendirmiyor, ilgilendiremiyor uzunca bir süre. Ben kendimle, iki ciğerimin arasında açtığın ılık ılık kan sızan yaranın bakımı ile uğraşmalıyım, her gün ölmeliyim inceden inceye , son hücreme kadar küllenmeliyim ki, yeniden doğayım tüm gücümle.
Bu kadar yükseğe çıkarmasaydın beni keşke, düşmenin, yere çakılmanın, düşerken yüzüme çarpan rüzgarın şiddeti, acısı daha hafif olurdu belki böylece, belki de... Bu hayat, kanayan bir yara, ciddi darbe almış bir beden, ölümü gerçekleşmiş bir beyinle çok paralize, ama sen sakın tükenme, O zaman "biz" den hiç bir şey kalamaz geriye. Kalmalı, hatırlatmalı bazı şeyler bizi, inan bana bunu istiyorum kontrolsüz bir delilikle. Bizli fotoğraflar, bizli yollar, bizli filmler, bizli şarkılar, bizli kavgalar, bizim yan yana düşen ayak izlerimiz, bizim birbirine sevgi le arzu ile değen gözlerimiz, bizim kendiliğinden mıknatıs gibi birbirine yanaşan ve kenetlenen ellerimiz, bir başkasını imkansız kılan biz,sen, ben , ikimiz, ne harükulade, adeta fevkaladenin fevkınde, ama sen gene de bilme. Bilme, sen olmasan bile beni mutlu eden şeyin sihrini, gizemini, bilme, beni ayakta tutan, içinde sadece sen olan hikayelerin hayalperestliğini, bilme! Bilme, acı içinde sağdan sola, soldan sağa kıvranırken, damardan aldığım sakinleştiricinin reçetesini, bilme, ve bilme yokmuşsun gibi değil varmışşın gibi güvenle attığım temiz adımlarımın bana verdiği huzuru, sakın bilme, öğrenme...
Mutluyum bir "sen" in varlığından yüzümde bir tebessüm, mutluyum sakince, mutluyum cennete yaklaştığım için sen günah işledikçe...
Bu kadar yükseğe çıkarmasaydın beni keşke, düşmenin, yere çakılmanın, düşerken yüzüme çarpan rüzgarın şiddeti, acısı daha hafif olurdu belki böylece, belki de... Bu hayat, kanayan bir yara, ciddi darbe almış bir beden, ölümü gerçekleşmiş bir beyinle çok paralize, ama sen sakın tükenme, O zaman "biz" den hiç bir şey kalamaz geriye. Kalmalı, hatırlatmalı bazı şeyler bizi, inan bana bunu istiyorum kontrolsüz bir delilikle. Bizli fotoğraflar, bizli yollar, bizli filmler, bizli şarkılar, bizli kavgalar, bizim yan yana düşen ayak izlerimiz, bizim birbirine sevgi le arzu ile değen gözlerimiz, bizim kendiliğinden mıknatıs gibi birbirine yanaşan ve kenetlenen ellerimiz, bir başkasını imkansız kılan biz,sen, ben , ikimiz, ne harükulade, adeta fevkaladenin fevkınde, ama sen gene de bilme. Bilme, sen olmasan bile beni mutlu eden şeyin sihrini, gizemini, bilme, beni ayakta tutan, içinde sadece sen olan hikayelerin hayalperestliğini, bilme! Bilme, acı içinde sağdan sola, soldan sağa kıvranırken, damardan aldığım sakinleştiricinin reçetesini, bilme, ve bilme yokmuşsun gibi değil varmışşın gibi güvenle attığım temiz adımlarımın bana verdiği huzuru, sakın bilme, öğrenme...
Mutluyum bir "sen" in varlığından yüzümde bir tebessüm, mutluyum sakince, mutluyum cennete yaklaştığım için sen günah işledikçe...
7 Mayıs 2010 Cuma
Sıradan şeyler. Basit, zarif, anlaşılır...
Kıyıları özlüyoruz, mesela. Ve kıyıda kalbimiz gibi bir evi...
Ve orada bize benzeyen insanlarla bir arada yaşamak istiyoruz.
Çocuklar, bize boyun eğen bir doğa ve yavaşlatılmış bir hayat istiyoruz.
Her şey açık olsun ve hayat içimizden aksın ama yine de bize pek zarar vermesin istiyoruz...
İyi insanlar olmak istiyoruz. İyi... Bir sarmaşık gibi birbirimize sarılıp sonsuza dek kopmamak istiyoruz.
Oysa özlemek başka; kim olduğumuz ve neyi istediğimiz başka...
Ve bu oyunu önce ben bozdum.
Sen de bozabilirdin...
Özlemlerini seni sıkan terli bir gömlek gibi üzerinden çıkarıp bir bilinmezliğe doğru alıp başını gidebilirdin...
Önce ben çıkmak istedim yola. Bitişi değildi bu, sana duyduğum sevginin. Bu, sonu değildi içimdeki aşkın...
Bu yüzden, sen şimdi vazgeçtin kendi yolculuklarından; vazgeçtin, ruhunun gurbetinden dönmekten... Vazgeçtin, kendinden...
Ve sen şimdi her şeyi bile bile, beni bu hayata çağırıyorsun.
Özlemlerimize yer açmaya çalıştığımız, bu bilinmez, bu yalancı topraklara...
Beni yitirmemek için kendinden vazgeçiyorsun. Kendine dönmekten...
Sevgin, kendinden daha önemli. Sevgin, bugüne dek ertelediğin bütün yolculuklarından daha önemli... Bana duyduğun aşk için hep anlaşılır olmaya, hep iyi olmaya çalışıyorsun.
Bense, iyi ve anlaşılır olmak istemiyorum...
Belki de haklısın! Ben iyileşmek istemiyorum.
Hayat... İnsanlar... Bu dünya, pek inanmadığın halde senin söylediğin gibidir belki de... Babalar çocuklarını seviyordur. Kadınlar eşlerine sevgiyle bağlıdırlar. Otobüste yaşlı insanlara yer veriliyordur. İşçiler çalışkan, esnaf dürüsttür. Mevsimler iyi huylu, insanlar yardımseverdir. Geceleri aşk koruyordur şehirleri...
Ve en önemlisi, sen beni katıksız seviyorsundur...
Oysa, bilmiyor değilim ben bunları. Hayatın içindeyken, hayatı mahcup bir özlemle özlerim çünkü. Şükran duyarım ona ama yine de eksiğimdir ondan; belki de biraz fazla. Her şey hazırdır. Avuçlarımdadır özlediğim her şey ama yine de beni çağıran sese giderim ben.
Giderim, kendime... Onca emek, onca çile sonunda, bana sunulan her şeyi, istesem de istemesem de elimin tersiyle, iter giderim, artık ertelemek istemediğim yolculuklarıma...
Giderim, sonunda. Ulaşmak için çırpındığım, bu yüzden kendimi kınadığım her şey silinip gider; kendimle çırılçıplak kalırım orada...
Buymuş, derim; buymuş, işte, aradığım! Bu tarifsiz acı, bu tarifsiz çözümsüzlük. Bu saf hasret...
Ve orada yıkarım yüzümü, ağlayışımı gizleyen o karanlık sularla.
Yıkarım yüzümü, kaybetmenin, o deli, o çıplak sevinciyle...
İyi ki derim, iyi ki kaçıp gelmişim buralara... İyi ki burada kendimle baş başa yaralarıma bakmışım...
Oysa çok geldim, bu karanlık ve dost denizin önüne. Çok yalvardım ona. Ona, bu susuzluğun ne olduğunu bilmediğini söyledim. Korkusuzca açtım önünde varlığımı...
Yalvardım. Küfrettim. Haykırdım. Arındım.
Sınırlarımı aşmak istercesine hayatı ve bütün iyiliklerini, hayatı ve bütün kötülüklerini ve çözümsüzlüklerini ona şikâyet ettim.
Hayatı ve bütün aşklarını; sevgilerini...
Gözyaşlarımı karanlık denizin tuzuyla seviştirirken, o an hayatta olmaktan derin bir haz duyarken ama aynı anda yok olmanın sınırında gezinmenin kirli gururuyla, varlığımı ona şikâyet ettim.
Umutlarımı, aşklarımı ve özlemlerimi ona şikâyet ettim...
Anladım, sevgili!.. Anladım... Kendimi ve bana ait olan her şeyi şikâyet ettiğim bu karanlık denizin önünde. Anlam, özlediğim her şey, beni benden kopartıyormuş...
Anladım, sevgili!.. Ben iyileşmek istemiyorum...
İnan, hayatın, insanların iyi olup olmaması beni zerrece ilgilendirmiyor bu anda.
Kimse sorumlu değil. Suçlu yok. Böyleyim ben...
Sevgisiz, bencil biri değilim. Bunu en çok senin bilmen gerek.
Evet, aşkı çok arzuladım.
Girdim, çıplak ayakla onun topraklarına. Büyülendim ve sustum...
Ve ben aşkı özlerken, o, beni benden kopardı...
Aşk, ben bu hayattan kurtulmak isterken, beni bu hayata benzetti...
İşte bu yüzden, seni ne kadar sevsem de sen gidince ferahlık duymam...
Evet, en çok seni seviyorum, bu yeryüzünde...
Bunu kanıtlayabilirim sana...
Önceleri bundan çok utanırdım. Bir zaman sonra, yanımdan gitmeni istememden... Sen gidince, içimin ferahlamasından...
Ama artık utanmıyorum... Çünkü, en çok yokken, varsın sen bende.
Özlemini, hayalini alıp o karanlık denizin önüne getiriyorum.
Orada, sen yokken, seninle fısıldaşıyorum.
Orada, sen yokken, seninle haykırıyorum karanlık denize...
Senin yokluğunda ama yokluğundan daha sahici olan hayalinle arınıyorum, o karanlık denizin önünde.
Titreyerek, sabırsızca, çocukça ve cesur…
Seni, yokluğunu ve beni bu karanlık denizin önüne sürükleyen varoluşumla arınmak istiyorum...
Ne arıyorum ben burada? Benim için her şeyin iyiye ve doğruya gittiği söylenirken, neden, ben burada bana ait her şeyi yok etmek istiyorum?
Boşunaymış, alınganlıklarım. Boşunaymış, incinmelerim...
Sordum kendime, sordum; öfkemin ve arzularımın doruğunda sandığım an... Sordum, “Sahi, ne istiyorsun sen?” diye...
Çok cesurdum ama ölmek istemiyordum. Bu hayatı da istemiyordum aslında.
Çünkü kendimi ne kadar kandırsam da er geç, geleceğim yer, yine bu karanlık denizin önüydü...
Daha çok gidebilmek isterdim. Sonuna dek...
İçimde biriktikçe, beni yaralayan hüznümün ne olduğunu biliyorum. Hissettiğim yere kadar gidememekti, benim hüznüm. Hep, yarı yoldan dönmek... Hep, son anda vazgeçmek...
Burası bana ait değil. Bu hayat...
Sevgilim, beni affet! Sana duyduğum o büyük aşk, bana ait değil...
Düşünsene, en çok sevdiğim sensin ama yine de sen gidince içim ferahlıyor!..
Düşünsene, senin için her şeyimi feda edebileceğim şu an, yine de sensiz gitmek istiyorum o
karanlık denizin önüne!..
Sensiz... Orada varoluşumun o büyük acısıyla baş başa kalmak istiyorum...
Bu bir sevgisizlik; bu bir bencillik değil...
Ben değil, sen bozsaydın oyunu önce sen isteyecektin bunu benden...
Ve bil ki burada, bu karanlık denizin önünde, yokluğumla savaşırken, en çok senin adın geçiyor içimden!..
Senden aldıklarım, sana kattıklarım...
En çok da senin için hesap veriyorum, bu karanlık denize...
Saçlarının kokusu, gözlerinin cinnet yarısı, aşk için o derin çırpınışın, ölümü ne kadar istesen de hayata duyduğun o derin özleyişin... İnan, ben, kendimle birlikte sanabana ve dışımızdaki her şey için hesap veriyorum, bu karanlık denize!..
Ne olur, beni engelleme!.. Çünkü ne pahasına olursa olsun, giderim ben oraya... Orada, belki kendimi bulurum, belki bulamam: Ama giderim...
Engellersen, sana en korkak, en zavallı, en düşkün yanımı bırakırım...
Çoğu insan böyle yapıyor... Ve ben o çoğunluktan olmak istemiyorum...
Bırak, beni, gideyim kendime!.. Ne olur, incitme ve bunu benim bencilliğime yorma!..
Beni kınama ve araya aşkı, sevgiyi sokma!
Kalırsam burada, beni, benimle yalnız bırakırsın...
Ne olur, beni, benimle ıssız bırakma!..
Ne olur, “bana, benimle ihanet etme!..”
Sana göre belki gidecek bir yer yok. Hepsi hepsi, burası… Bir de aşk üzerine bütün
bildiklerimiz...
Sakın, seni eksik sevdiğimden şüphelenme...
Ben bu hayata gerekli olduğu söylenen bir sürü şeyi, bu sevgi yüzünden öğrenmek istemedim...
Sen varken öğreneceğim her şeyi, sana rakip saydım... Ama yine de gitmek istedim, o karanlık denizin önüne...
Çünkü, gideremedi, susuzluğumu sendeki aşk...
Gideremedi, aşk üzerine bütün bildiklerim...
Gideremedi, avuçlarıma bırakılan özlediğim her şey... İşte bu yüzden, kendimden başka biri olmak istemiyorum...
Çok ama çok acı çeksem de almasın beni benden kimse... Bunu çok istiyorum...
Sen, benim için herkesten daha önemlisin...
Ama ben, kendisini özleyen bir başkasıyım...
Ve bildim. Kendimi anlamak, hayatı anlamak kadar düş kırıcıydı...
Ama böyle; belki de iyi ki böyle oldu...
İşte bu yüzden iyileşmek istemiyorum... Beni iyileştirmeye çalışma, ne olur!..
Ve beni benimle yalnız bırakma! “Bana, benimle ihanet etme!..”
Belki gidecek hiçbir yer yok... Belki her şey bu kadar…
Belki de boşuna çırpınıyorum... Boşuna kanatıyoruz gökyüzünü ve hayallerimizi...
Ama eminim, sen de biliyorsun.
Aşk, içindeki aşka rağmen yine de kendisini aramaya gidenlerle mümkün, bu dünyada...
CE
Kıyıları özlüyoruz, mesela. Ve kıyıda kalbimiz gibi bir evi...
Ve orada bize benzeyen insanlarla bir arada yaşamak istiyoruz.
Çocuklar, bize boyun eğen bir doğa ve yavaşlatılmış bir hayat istiyoruz.
Her şey açık olsun ve hayat içimizden aksın ama yine de bize pek zarar vermesin istiyoruz...
İyi insanlar olmak istiyoruz. İyi... Bir sarmaşık gibi birbirimize sarılıp sonsuza dek kopmamak istiyoruz.
Oysa özlemek başka; kim olduğumuz ve neyi istediğimiz başka...
Ve bu oyunu önce ben bozdum.
Sen de bozabilirdin...
Özlemlerini seni sıkan terli bir gömlek gibi üzerinden çıkarıp bir bilinmezliğe doğru alıp başını gidebilirdin...
Önce ben çıkmak istedim yola. Bitişi değildi bu, sana duyduğum sevginin. Bu, sonu değildi içimdeki aşkın...
Bu yüzden, sen şimdi vazgeçtin kendi yolculuklarından; vazgeçtin, ruhunun gurbetinden dönmekten... Vazgeçtin, kendinden...
Ve sen şimdi her şeyi bile bile, beni bu hayata çağırıyorsun.
Özlemlerimize yer açmaya çalıştığımız, bu bilinmez, bu yalancı topraklara...
Beni yitirmemek için kendinden vazgeçiyorsun. Kendine dönmekten...
Sevgin, kendinden daha önemli. Sevgin, bugüne dek ertelediğin bütün yolculuklarından daha önemli... Bana duyduğun aşk için hep anlaşılır olmaya, hep iyi olmaya çalışıyorsun.
Bense, iyi ve anlaşılır olmak istemiyorum...
Belki de haklısın! Ben iyileşmek istemiyorum.
Hayat... İnsanlar... Bu dünya, pek inanmadığın halde senin söylediğin gibidir belki de... Babalar çocuklarını seviyordur. Kadınlar eşlerine sevgiyle bağlıdırlar. Otobüste yaşlı insanlara yer veriliyordur. İşçiler çalışkan, esnaf dürüsttür. Mevsimler iyi huylu, insanlar yardımseverdir. Geceleri aşk koruyordur şehirleri...
Ve en önemlisi, sen beni katıksız seviyorsundur...
Oysa, bilmiyor değilim ben bunları. Hayatın içindeyken, hayatı mahcup bir özlemle özlerim çünkü. Şükran duyarım ona ama yine de eksiğimdir ondan; belki de biraz fazla. Her şey hazırdır. Avuçlarımdadır özlediğim her şey ama yine de beni çağıran sese giderim ben.
Giderim, kendime... Onca emek, onca çile sonunda, bana sunulan her şeyi, istesem de istemesem de elimin tersiyle, iter giderim, artık ertelemek istemediğim yolculuklarıma...
Giderim, sonunda. Ulaşmak için çırpındığım, bu yüzden kendimi kınadığım her şey silinip gider; kendimle çırılçıplak kalırım orada...
Buymuş, derim; buymuş, işte, aradığım! Bu tarifsiz acı, bu tarifsiz çözümsüzlük. Bu saf hasret...
Ve orada yıkarım yüzümü, ağlayışımı gizleyen o karanlık sularla.
Yıkarım yüzümü, kaybetmenin, o deli, o çıplak sevinciyle...
İyi ki derim, iyi ki kaçıp gelmişim buralara... İyi ki burada kendimle baş başa yaralarıma bakmışım...
Oysa çok geldim, bu karanlık ve dost denizin önüne. Çok yalvardım ona. Ona, bu susuzluğun ne olduğunu bilmediğini söyledim. Korkusuzca açtım önünde varlığımı...
Yalvardım. Küfrettim. Haykırdım. Arındım.
Sınırlarımı aşmak istercesine hayatı ve bütün iyiliklerini, hayatı ve bütün kötülüklerini ve çözümsüzlüklerini ona şikâyet ettim.
Hayatı ve bütün aşklarını; sevgilerini...
Gözyaşlarımı karanlık denizin tuzuyla seviştirirken, o an hayatta olmaktan derin bir haz duyarken ama aynı anda yok olmanın sınırında gezinmenin kirli gururuyla, varlığımı ona şikâyet ettim.
Umutlarımı, aşklarımı ve özlemlerimi ona şikâyet ettim...
Anladım, sevgili!.. Anladım... Kendimi ve bana ait olan her şeyi şikâyet ettiğim bu karanlık denizin önünde. Anlam, özlediğim her şey, beni benden kopartıyormuş...
Anladım, sevgili!.. Ben iyileşmek istemiyorum...
İnan, hayatın, insanların iyi olup olmaması beni zerrece ilgilendirmiyor bu anda.
Kimse sorumlu değil. Suçlu yok. Böyleyim ben...
Sevgisiz, bencil biri değilim. Bunu en çok senin bilmen gerek.
Evet, aşkı çok arzuladım.
Girdim, çıplak ayakla onun topraklarına. Büyülendim ve sustum...
Ve ben aşkı özlerken, o, beni benden kopardı...
Aşk, ben bu hayattan kurtulmak isterken, beni bu hayata benzetti...
İşte bu yüzden, seni ne kadar sevsem de sen gidince ferahlık duymam...
Evet, en çok seni seviyorum, bu yeryüzünde...
Bunu kanıtlayabilirim sana...
Önceleri bundan çok utanırdım. Bir zaman sonra, yanımdan gitmeni istememden... Sen gidince, içimin ferahlamasından...
Ama artık utanmıyorum... Çünkü, en çok yokken, varsın sen bende.
Özlemini, hayalini alıp o karanlık denizin önüne getiriyorum.
Orada, sen yokken, seninle fısıldaşıyorum.
Orada, sen yokken, seninle haykırıyorum karanlık denize...
Senin yokluğunda ama yokluğundan daha sahici olan hayalinle arınıyorum, o karanlık denizin önünde.
Titreyerek, sabırsızca, çocukça ve cesur…
Seni, yokluğunu ve beni bu karanlık denizin önüne sürükleyen varoluşumla arınmak istiyorum...
Ne arıyorum ben burada? Benim için her şeyin iyiye ve doğruya gittiği söylenirken, neden, ben burada bana ait her şeyi yok etmek istiyorum?
Boşunaymış, alınganlıklarım. Boşunaymış, incinmelerim...
Sordum kendime, sordum; öfkemin ve arzularımın doruğunda sandığım an... Sordum, “Sahi, ne istiyorsun sen?” diye...
Çok cesurdum ama ölmek istemiyordum. Bu hayatı da istemiyordum aslında.
Çünkü kendimi ne kadar kandırsam da er geç, geleceğim yer, yine bu karanlık denizin önüydü...
Daha çok gidebilmek isterdim. Sonuna dek...
İçimde biriktikçe, beni yaralayan hüznümün ne olduğunu biliyorum. Hissettiğim yere kadar gidememekti, benim hüznüm. Hep, yarı yoldan dönmek... Hep, son anda vazgeçmek...
Burası bana ait değil. Bu hayat...
Sevgilim, beni affet! Sana duyduğum o büyük aşk, bana ait değil...
Düşünsene, en çok sevdiğim sensin ama yine de sen gidince içim ferahlıyor!..
Düşünsene, senin için her şeyimi feda edebileceğim şu an, yine de sensiz gitmek istiyorum o
karanlık denizin önüne!..
Sensiz... Orada varoluşumun o büyük acısıyla baş başa kalmak istiyorum...
Bu bir sevgisizlik; bu bir bencillik değil...
Ben değil, sen bozsaydın oyunu önce sen isteyecektin bunu benden...
Ve bil ki burada, bu karanlık denizin önünde, yokluğumla savaşırken, en çok senin adın geçiyor içimden!..
Senden aldıklarım, sana kattıklarım...
En çok da senin için hesap veriyorum, bu karanlık denize...
Saçlarının kokusu, gözlerinin cinnet yarısı, aşk için o derin çırpınışın, ölümü ne kadar istesen de hayata duyduğun o derin özleyişin... İnan, ben, kendimle birlikte sanabana ve dışımızdaki her şey için hesap veriyorum, bu karanlık denize!..
Ne olur, beni engelleme!.. Çünkü ne pahasına olursa olsun, giderim ben oraya... Orada, belki kendimi bulurum, belki bulamam: Ama giderim...
Engellersen, sana en korkak, en zavallı, en düşkün yanımı bırakırım...
Çoğu insan böyle yapıyor... Ve ben o çoğunluktan olmak istemiyorum...
Bırak, beni, gideyim kendime!.. Ne olur, incitme ve bunu benim bencilliğime yorma!..
Beni kınama ve araya aşkı, sevgiyi sokma!
Kalırsam burada, beni, benimle yalnız bırakırsın...
Ne olur, beni, benimle ıssız bırakma!..
Ne olur, “bana, benimle ihanet etme!..”
Sana göre belki gidecek bir yer yok. Hepsi hepsi, burası… Bir de aşk üzerine bütün
bildiklerimiz...
Sakın, seni eksik sevdiğimden şüphelenme...
Ben bu hayata gerekli olduğu söylenen bir sürü şeyi, bu sevgi yüzünden öğrenmek istemedim...
Sen varken öğreneceğim her şeyi, sana rakip saydım... Ama yine de gitmek istedim, o karanlık denizin önüne...
Çünkü, gideremedi, susuzluğumu sendeki aşk...
Gideremedi, aşk üzerine bütün bildiklerim...
Gideremedi, avuçlarıma bırakılan özlediğim her şey... İşte bu yüzden, kendimden başka biri olmak istemiyorum...
Çok ama çok acı çeksem de almasın beni benden kimse... Bunu çok istiyorum...
Sen, benim için herkesten daha önemlisin...
Ama ben, kendisini özleyen bir başkasıyım...
Ve bildim. Kendimi anlamak, hayatı anlamak kadar düş kırıcıydı...
Ama böyle; belki de iyi ki böyle oldu...
İşte bu yüzden iyileşmek istemiyorum... Beni iyileştirmeye çalışma, ne olur!..
Ve beni benimle yalnız bırakma! “Bana, benimle ihanet etme!..”
Belki gidecek hiçbir yer yok... Belki her şey bu kadar…
Belki de boşuna çırpınıyorum... Boşuna kanatıyoruz gökyüzünü ve hayallerimizi...
Ama eminim, sen de biliyorsun.
Aşk, içindeki aşka rağmen yine de kendisini aramaya gidenlerle mümkün, bu dünyada...
CE
6 Mayıs 2010 Perşembe
Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta!
Biraz korunmak, biraz şımarmak...
Bir kaç çeşit yemek yapmak, İstiklal caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, Pazar sabahı kahvaltısı etmek uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!
Neden mi?
Herkesin eli tutulmaz,
herkesle film seyredilmez,
herkesle çekirdek çitlenmez,
herkesin kadını olunmaz da o yüzden!
İçinden gelmeli...
Hücrelerine kadar hissetmeli, dna"larına kadar bilmeli insan!
Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.
Bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun!
Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...
Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!
Sabahları uyandığımda "günaydın sevgilim" mesajları görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!
Çalışırken, düşünmek istiyorum sonra onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara... Gülümsediğim için daha çok çalışmak...
Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi...
Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!
O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!
Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum "neredesin" diye, "Hımm kim aradı bakayım" diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!
"Biliyo musun ne oldu?" ile başlayan heyecanlı cümlelerimin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler olmuştur.
Ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. "Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş" falan desin bi de sonunda...
Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?
İstesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film seyretmeyi de başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?
Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olurmuydum?
Hiç sanmam!
Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da, tutmuş gibi yaparsın işte.
Ben yapmam!
Bunu zaten bilirsin.
Kimin elini tutacağını yani.
Deneyerek bulmazsın.
Sadece bilirsin.
Bilmek!
Açıklaması yok.
Ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!
Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!
Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.
Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!
Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak...
Çekirdek mutlaka olsun
Biraz korunmak, biraz şımarmak...
Bir kaç çeşit yemek yapmak, İstiklal caddesinde sıkı sıkı elini tutmak, belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek, bi yerlerde çay içmek, Pazar sabahı kahvaltısı etmek uzun uzun, sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!
Neden mi?
Herkesin eli tutulmaz,
herkesle film seyredilmez,
herkesle çekirdek çitlenmez,
herkesin kadını olunmaz da o yüzden!
İçinden gelmeli...
Hücrelerine kadar hissetmeli, dna"larına kadar bilmeli insan!
Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.
Bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun!
Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...
Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!
Sabahları uyandığımda "günaydın sevgilim" mesajları görmek istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. Özlemek istiyorum birini. Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum. Dayanamamak istiyorum!
Çalışırken, düşünmek istiyorum sonra onu! Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara... Gülümsediğim için daha çok çalışmak...
Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi...
Biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!
O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!
Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum "neredesin" diye, "Hımm kim aradı bakayım" diye! Ben sormam ama, korkmasın. O sorsun!
"Biliyo musun ne oldu?" ile başlayan heyecanlı cümlelerimin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar. Ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler olmuştur.
Ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. "Ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş" falan desin bi de sonunda...
Şimdi ben istesem İstiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?
İstesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film seyretmeyi de başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?
Şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olurmuydum?
Hiç sanmam!
Birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da, tutmuş gibi yaparsın işte.
Ben yapmam!
Bunu zaten bilirsin.
Kimin elini tutacağını yani.
Deneyerek bulmazsın.
Sadece bilirsin.
Bilmek!
Açıklaması yok.
Ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle İstiklal caddesine gitmeyeceğim!
Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!
Repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.
Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!
Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak...
Çekirdek mutlaka olsun
5 Mayıs 2010 Çarşamba
aynı lambalar
Kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar
Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde,gel öp beni.
MM
Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde,gel öp beni.
MM
4 Mayıs 2010 Salı
derinliğine kimse sevgilli olamadı
Kimi sevsem, onun hep uzakta bir sevdiği vardı, unutamadığı ilk aşkı ya da onu terk edip giden sevgilisi... Kimi derinden sevsem, o bir başkasını derinden hatırlardı. Öylesine çok sevdim ki onları, başkalarına duydukları sevgiyi anlatmalarını, sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim. Beni yitirmekten hiç korkmadılar; çünkü onlara göre fazla iyiydim; bu yüzden ilk anda vazgeçilebilirdi benden.
Beni terk edenlerden tek isteğim olurdu. 'Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum. Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.' Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni... Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim... O, yedek sevgili! ..
CE
Beni terk edenlerden tek isteğim olurdu. 'Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum. Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.' Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni... Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim... O, yedek sevgili! ..
CE
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Gittin...
Dudagima, çocuksu susuzlugumla asla doyamadigim öpücüklerinden birini kondurup gittin. "N'olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce, gözlerimde varliginla alevlenen yasam sevincinin yerine, boyun egmis, donuk ve daha simdiden hasretinle kavrulmus bir karanligi birakip gittin...
Dolmustu zamanin...
Yüregimdeki kum saatini, o göz açip kapayincaya kadar geçen "sen"den, sanki asirlarca tükenmek bilmeyen "sensizlige" tersyüz ederek gittin.
Içimde, günlerdir yoklugunla zayiflamis, kalbi kupkuru kalmis ask çocugunu sevginle emzirme sarhosluguyla delirdigim su "üç saatin" içindeki yüzlerce "an"i "ani"ya dönüstürerek...
Önce gözlerim öksüz kaldi yoklugunda. Sonra, nefesinin o bugulu sicakligindan mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarlari...
Gittin...
Iki askin arasinda saskin, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, baska bir eve gittin uyumaya. Artik senin degildi evin,. "sizin"di. Benim özledigim o eski evin degildi gittigin...
O eski ev... Oturup, zamanin o yagmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, günesin bütün gün sadece yalayip geçtigi los pencerelerinde dalginligimizi biriktirdigimiz o ev...
Susardik bazen... Ansizin, hesapsizca, belki de yorgun düserek... Akildisi bir hizla devinen imgelerin ortasinda, bir çig gibi ömrümüze yigilan anilardan birini seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafimizda, umurumuzda olmadan...
Elin çaya uzanirdi...
Tenim dudaklarini özlerdi...
Bir sözüm siirin olurdu... Demlenirdik.
Gömüldükçe düslerin o büyülü uykusuna, askimin kalbimdeki ilahi melodisi çalinirdi kulaklarina birden. Nasil da ürkerdin. Karanliktan korkan bir çocugun teselli isligi gibi bölerdi sesin suskunlugumuzu...
Ruhlarimizin biryerlerde bulustuguna, düslerimizin biryerde kesistigine inanmak istedigim bu hayattan çalinti anlari, beni bunun aksine inandirmaya çalisan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.
Iste böyle anlarda yüzü daha da netlesirdi dünyaya gözlerinden bakan o yarali çocuklugunun...
Iste ben en çok seni içimden dogru sevdigim böyle anlari severdim...
Hayatin içinde seni barindirdigi her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o siradan ayrintilarini alabildigince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanin içinde, varligina yillardir asina oldugun bir esya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve basinin üzerinden sonsuzluga akip giden düs bulutlarinda sekillenen her sözü, yüregimde senin için büyüttügüm siire misra yapip eklemekti seni sevmek...
Sevmek hayatina taniklik etmekti benim için...
Sabahlari evden çikmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere bogarken "gitme" diye sayiklayan sesine kiyamayip, patrona binbir yalanlar uydurarak sik sik ise gitmemekti seni sevmek...
Sana kahvalti hazirlamakti. Özenle hazirlidigim sofraya istahla oturup, "Sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben... Senden daha iyisini mi bulacagim" diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmakti... Ince ince kiyilmis, tabaga motif gibi islenerek dizilmis ve hep sevdigin gibi üzerinde zeytinyagi ve limon gezdirilmis domateslere, yaptigim mezelere duydugun minnete sasirmakti...
Hayatina eklemekten çilginca zevk aldigim o sefkatli inceliklere duydugun minnete...
Seni sevmek, bundan yillar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranligimin yavas yavas aska dönüsünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldigim mektuplarima, ayni incelikle, ayni özlemle, ayni hayranlikla verdigin cevaplarina inanmamakti... Tüm israrlarina ragmen, bu essiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamakti. Sonra ansizin yollara düsüp, çocuklugumda kalbimde filizlenen sevdasi senin askinla yeseren bu kentin sokaklarinda izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceligin ve bu derin anlayisin yüzünü", yani o merak ettigin yüzümü, gözlerine tasimakti... Bulustugumuz cafede, aylarin günlerin telasi ve susuzluguyla, anlattigin seylerin hiçbirini algilamadan, sadece hayranlikla seni, o hepimiz gibiligini seyrederken, masanin altindan bir türlü çikartamadigin o telasli, o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanina inanamamakti...
Seni sevmek, o gece raki içtigimiz köhne meyhaneden çikip yürüdügümüz sokaklarda, Nisan ayinda bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanri'nin bu ask için gönderdigi bir isaret olduguna inanmakti...
Seni sevmek kadinligimi, bedenimi ve hazzi ilk defa seninle kesfetmekti. 17 yildir sanki sadece senin için sakladigim bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoslukla sana sunmakti... Her dokunusunda kutsal bir ayinin o sicak ve tatli sarabini yudum yudum içer gibi...
Seni sevmek, askin ugruna, ama senden izinsiz, baska bir kentteki hayatimi sifirlayip, yasadigin kente, yasadigin gögün altina, islandigin yagmurlarin altina gelip yerlesmekti. Senden baska, bu koca kentte bir basinalik ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanidik simaya rastlamamaya alismakti güçlükle... Hücrelerimle beraber çogalan askini özgürce ve sinirsizca yasamak için ailemin sefkatli ve anlayisli kollarindan siyrilip kanatlanmak, yillanmis can dostlarin sevgisini çok uzaklarda birakmakti...
Seni sevmek, yalnizligin soguk kollarindan biraz olsun siyrilip, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek basima Beyoglu'nun karanlik sokaklarinda kalabaligin soluguyla isinmaya çalismakti. Hiç tanimadigim insanlarin yüzünde senin yüzünü aramak, onlarin kaybetmis, umutsuz hayatlarinda yarali geçmisinin ve çocuksu düslerinin izlerini sürmekti...
Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk isiklari ruhumu isirirken, ayni gecenin yildizlari altinda seni deliler gibi özlemekti... O geceyi de kollarinda geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolasip, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüsünü beklemekti... Bazen bu bekleyislerin sonu, yorgun düsmüs bedenimi sürükledigim evimde, o gece bir baska kadinin yaninda uyumana aglamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir sizofren gibi, hiçbir sey olmamis gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum...sasirirdin.
Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olani acimasizca yokeden bu kentin hoyratligina ve senin için artik inanmaktan çoktan vazgeçtigin, yasadigin hayalkirikliklariyla çok uzun zamandir kaybettigin o ask duygusunun gerçekliginin canli ispati olmaya direnmekti... Kalbine inançla ask tohumlari ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdigin ask sarkisi adina sana umut vermekti...
Seni sevmek, ait oldugun gökyüzünde seni özgür birakmakti... Koparmamakti kanatlarini... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynagindan, baska sevgilerin siirine ekledigi misralardan kiskançlikla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...
Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razi olmakti... Çocuksu bir saflikla tek vazgeçemeyeceginin ben olduguma kendimi inandirarak, hayatina boyun egmekti...
Seni sevmek, bir babayi, bir canyoldasini hayatinin sonuna kadar yaninda oldugunu bildigin güvenilir bir dostu, ilgiye ve sefkate doymayan çaresiz bir küçük çocugu, ama en çok da tutkulu, kiskanç ve yüregi sonsuz maviliklere akan bir deli asigi sevmek gibiydi... Birgün ansizin, telefonda duydugun bir sese, ya da yeni tanistigin bir kadina asik oldugunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasil kiskandigimi görmek isteyen abartili bir heyecanla söylediginde, telasa kapilmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduguna ve asla benden vazgeçemeyecegine inanmakti... Yine de içimdeki o kaçinilmaz endise ister istemez sarardi yüzümü... Sesim solugum kesilirdi birden... Iste, öyle anlarda beni simsiki sarip, tutkulu bir sevismenin ilk öpücüklerini dudagima kondururken, "Sen küçücük bir kizsin, biliyor musun" diyen sefkatli sesini severdim en çok... Ve aslinda ben dahil, hiç kimseye asik olamayacagini düsünür, hüzünlenirdim...
Rüyalarimin gül kokusu...
Sonra birgün aska açildi yüreginin sürgüleri...
Sonra birgün siirlerin baska bir askin kokusuna büründü...
Yikildi tabularin... Kirildi zincirlerin... Uzagima düstün..
Bu defa farkliydi, hissetmistim. Yalniz bedenini degil, ruhunu da paylasmaya baslamistin bir baska kadinla...
Sonra sevmek yavas yavas kayisini izlemek oldu avuçlarimdan... Seni sevmek, sen sabaha karsi uyudugumu sanarak yanimdan kalkip bir baska yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan firtinalari susturmaya çalismak oldu sessizce...
Habersizce kapini çaldigim o gün, kapinda kalip, içeri girememek oldu...
O güne kadar hiç olmazsa bana karsi dürüst olmanla, yasadiklarini benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum... Ama bir baskasini incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizledigini, yalanlarla da olsa onu korudugunu farkedince bu avuntu da terketti beni... Yalanlarini bile kiskanir oldum.
Neden dürüst olmak için beni seçmistin sanki... Gerçegin acimasiz zindanlarinda neden beni kilitli birakmistin...
Ne çok düsündüm bu sorularin cevaplarini... Ne çok sorguladim kendimi, nerde hata yaptigimi, neyi eksik biraktigimi...
Kadinca oyunlardan haberim olmadi hiçbir zaman. Seçtigin yasam biçiminden koparmak, seni soluksuz birakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istedigin bu muydu? Seni yanlis mi tanimistim?.. Bana hep, ne kadar asil bir yüregim oldugunu söyler dururdun... Isyanim, kalbimin ezilmis parçalarinin üstünü örtüp, sessizce çekip kapini çikmak olurdu en fazla...
Yalniz kalmak istedigini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çikip giderdim... Özür diler gibi bir sesle, onun gelecegini söylediginde, sessizce çikip giderdim... Karsinda ben otururken, onunla saatlerce telefonda konustugunda çikip giderdim... Hep giderdim...
Bu onurlu tavrimdi belki de ezen yüregini... Vazgeçemedigin tek yanim buydu belki...
Sonra, sevmek yarali kadinligimi baska yüreklerle avutma yanilgisina kapilmak oldu... Buna hakkim oldugunu söyleyip dursan da, biliyorum, aslinda içten içe hiç affetmedin beni... Sen çoktan parçalanmistin zaten... Benim de yüregimi böldügümü düsünmek sana bile agir geldi... Oysa ben, seni degil, kendimi cezalandiriyordum baska bedenlerde... Ruhumu kemiren bu deli aski cezalandiriyordum... Bunu anlamadin mi sevgili?
Sevmek seni degil çocuklugumu, düslerimi, kendimi aldatmak olmustu artik... Bana baglanan masum asklari seninle aldatmak olmustu... Kimseye veremedim yüregimi. Ne zaman baksalar içime, yüregimin kirik aynasinda kendilerinin degil, senin yüzünün aksini gördüler hep. Sessizce çekip gittiler. Farketmedim bile gittiklerini...
Gittin...
Seni sevmek, bensiz akip giden hayatina bir yabanci gibi uzaktan bakmak oldu çoktandir... O çocuk ellerinin, bir baskasinin saçlarinda gezindigini, aniden özlemle sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina "gitme" diye sayikladigini düsünmek oldu, seni sevmek... Geceleri, kokuna hasret yatagimda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemedigi bir bencillikle, kalbindeki tek askin benimki olmasi için gözyaslari içinde Tanri'ya yalvarmak oldu..
Seni yasak bir ask gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasinda yasamak oldu, sevmek... Beni hayatindan disladigin için öfke nöbetlerine kapilip, bana bile yabanci gelen, hiç tanimadigim bir sesle sana bagirmak, haykirmak, aglamak, sonra pismanlikla affedip tutkuyla sana tekrar sarilmak oldu...
Yabani bir ot gibi ruhumu sarip sarmalayan öfke ve kiskançlik duygulariyla benligimden uzaklasmayi kendime yakistirmamak, sikisip kaldigim bu karanlik dehlizde, kendi kalbimde, yalnizligimda, sensizligimde, kendi askimla delirmek oldu artik seni sevmek...
Simdi, bu aciya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluga birakip gitmesi için birbirine yalvaran iki yüregiz artik... "Ayazda Iki Yürek" gibiyiz...
Sen benim sizofren askimsin... Bense senin kanayan vicdaninim...
Affet beni sevgilim... Verdigim sözleri tutamadim...
Cezmi Ersöz
Dudagima, çocuksu susuzlugumla asla doyamadigim öpücüklerinden birini kondurup gittin. "N'olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce, gözlerimde varliginla alevlenen yasam sevincinin yerine, boyun egmis, donuk ve daha simdiden hasretinle kavrulmus bir karanligi birakip gittin...
Dolmustu zamanin...
Yüregimdeki kum saatini, o göz açip kapayincaya kadar geçen "sen"den, sanki asirlarca tükenmek bilmeyen "sensizlige" tersyüz ederek gittin.
Içimde, günlerdir yoklugunla zayiflamis, kalbi kupkuru kalmis ask çocugunu sevginle emzirme sarhosluguyla delirdigim su "üç saatin" içindeki yüzlerce "an"i "ani"ya dönüstürerek...
Önce gözlerim öksüz kaldi yoklugunda. Sonra, nefesinin o bugulu sicakligindan mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarlari...
Gittin...
Iki askin arasinda saskin, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, baska bir eve gittin uyumaya. Artik senin degildi evin,. "sizin"di. Benim özledigim o eski evin degildi gittigin...
O eski ev... Oturup, zamanin o yagmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, günesin bütün gün sadece yalayip geçtigi los pencerelerinde dalginligimizi biriktirdigimiz o ev...
Susardik bazen... Ansizin, hesapsizca, belki de yorgun düserek... Akildisi bir hizla devinen imgelerin ortasinda, bir çig gibi ömrümüze yigilan anilardan birini seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafimizda, umurumuzda olmadan...
Elin çaya uzanirdi...
Tenim dudaklarini özlerdi...
Bir sözüm siirin olurdu... Demlenirdik.
Gömüldükçe düslerin o büyülü uykusuna, askimin kalbimdeki ilahi melodisi çalinirdi kulaklarina birden. Nasil da ürkerdin. Karanliktan korkan bir çocugun teselli isligi gibi bölerdi sesin suskunlugumuzu...
Ruhlarimizin biryerlerde bulustuguna, düslerimizin biryerde kesistigine inanmak istedigim bu hayattan çalinti anlari, beni bunun aksine inandirmaya çalisan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.
Iste böyle anlarda yüzü daha da netlesirdi dünyaya gözlerinden bakan o yarali çocuklugunun...
Iste ben en çok seni içimden dogru sevdigim böyle anlari severdim...
Hayatin içinde seni barindirdigi her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o siradan ayrintilarini alabildigince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanin içinde, varligina yillardir asina oldugun bir esya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve basinin üzerinden sonsuzluga akip giden düs bulutlarinda sekillenen her sözü, yüregimde senin için büyüttügüm siire misra yapip eklemekti seni sevmek...
Sevmek hayatina taniklik etmekti benim için...
Sabahlari evden çikmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere bogarken "gitme" diye sayiklayan sesine kiyamayip, patrona binbir yalanlar uydurarak sik sik ise gitmemekti seni sevmek...
Sana kahvalti hazirlamakti. Özenle hazirlidigim sofraya istahla oturup, "Sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben... Senden daha iyisini mi bulacagim" diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmakti... Ince ince kiyilmis, tabaga motif gibi islenerek dizilmis ve hep sevdigin gibi üzerinde zeytinyagi ve limon gezdirilmis domateslere, yaptigim mezelere duydugun minnete sasirmakti...
Hayatina eklemekten çilginca zevk aldigim o sefkatli inceliklere duydugun minnete...
Seni sevmek, bundan yillar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranligimin yavas yavas aska dönüsünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldigim mektuplarima, ayni incelikle, ayni özlemle, ayni hayranlikla verdigin cevaplarina inanmamakti... Tüm israrlarina ragmen, bu essiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamakti. Sonra ansizin yollara düsüp, çocuklugumda kalbimde filizlenen sevdasi senin askinla yeseren bu kentin sokaklarinda izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceligin ve bu derin anlayisin yüzünü", yani o merak ettigin yüzümü, gözlerine tasimakti... Bulustugumuz cafede, aylarin günlerin telasi ve susuzluguyla, anlattigin seylerin hiçbirini algilamadan, sadece hayranlikla seni, o hepimiz gibiligini seyrederken, masanin altindan bir türlü çikartamadigin o telasli, o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanina inanamamakti...
Seni sevmek, o gece raki içtigimiz köhne meyhaneden çikip yürüdügümüz sokaklarda, Nisan ayinda bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanri'nin bu ask için gönderdigi bir isaret olduguna inanmakti...
Seni sevmek kadinligimi, bedenimi ve hazzi ilk defa seninle kesfetmekti. 17 yildir sanki sadece senin için sakladigim bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoslukla sana sunmakti... Her dokunusunda kutsal bir ayinin o sicak ve tatli sarabini yudum yudum içer gibi...
Seni sevmek, askin ugruna, ama senden izinsiz, baska bir kentteki hayatimi sifirlayip, yasadigin kente, yasadigin gögün altina, islandigin yagmurlarin altina gelip yerlesmekti. Senden baska, bu koca kentte bir basinalik ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanidik simaya rastlamamaya alismakti güçlükle... Hücrelerimle beraber çogalan askini özgürce ve sinirsizca yasamak için ailemin sefkatli ve anlayisli kollarindan siyrilip kanatlanmak, yillanmis can dostlarin sevgisini çok uzaklarda birakmakti...
Seni sevmek, yalnizligin soguk kollarindan biraz olsun siyrilip, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek basima Beyoglu'nun karanlik sokaklarinda kalabaligin soluguyla isinmaya çalismakti. Hiç tanimadigim insanlarin yüzünde senin yüzünü aramak, onlarin kaybetmis, umutsuz hayatlarinda yarali geçmisinin ve çocuksu düslerinin izlerini sürmekti...
Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk isiklari ruhumu isirirken, ayni gecenin yildizlari altinda seni deliler gibi özlemekti... O geceyi de kollarinda geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolasip, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüsünü beklemekti... Bazen bu bekleyislerin sonu, yorgun düsmüs bedenimi sürükledigim evimde, o gece bir baska kadinin yaninda uyumana aglamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir sizofren gibi, hiçbir sey olmamis gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum...sasirirdin.
Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olani acimasizca yokeden bu kentin hoyratligina ve senin için artik inanmaktan çoktan vazgeçtigin, yasadigin hayalkirikliklariyla çok uzun zamandir kaybettigin o ask duygusunun gerçekliginin canli ispati olmaya direnmekti... Kalbine inançla ask tohumlari ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdigin ask sarkisi adina sana umut vermekti...
Seni sevmek, ait oldugun gökyüzünde seni özgür birakmakti... Koparmamakti kanatlarini... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynagindan, baska sevgilerin siirine ekledigi misralardan kiskançlikla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...
Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razi olmakti... Çocuksu bir saflikla tek vazgeçemeyeceginin ben olduguma kendimi inandirarak, hayatina boyun egmekti...
Seni sevmek, bir babayi, bir canyoldasini hayatinin sonuna kadar yaninda oldugunu bildigin güvenilir bir dostu, ilgiye ve sefkate doymayan çaresiz bir küçük çocugu, ama en çok da tutkulu, kiskanç ve yüregi sonsuz maviliklere akan bir deli asigi sevmek gibiydi... Birgün ansizin, telefonda duydugun bir sese, ya da yeni tanistigin bir kadina asik oldugunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasil kiskandigimi görmek isteyen abartili bir heyecanla söylediginde, telasa kapilmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduguna ve asla benden vazgeçemeyecegine inanmakti... Yine de içimdeki o kaçinilmaz endise ister istemez sarardi yüzümü... Sesim solugum kesilirdi birden... Iste, öyle anlarda beni simsiki sarip, tutkulu bir sevismenin ilk öpücüklerini dudagima kondururken, "Sen küçücük bir kizsin, biliyor musun" diyen sefkatli sesini severdim en çok... Ve aslinda ben dahil, hiç kimseye asik olamayacagini düsünür, hüzünlenirdim...
Rüyalarimin gül kokusu...
Sonra birgün aska açildi yüreginin sürgüleri...
Sonra birgün siirlerin baska bir askin kokusuna büründü...
Yikildi tabularin... Kirildi zincirlerin... Uzagima düstün..
Bu defa farkliydi, hissetmistim. Yalniz bedenini degil, ruhunu da paylasmaya baslamistin bir baska kadinla...
Sonra sevmek yavas yavas kayisini izlemek oldu avuçlarimdan... Seni sevmek, sen sabaha karsi uyudugumu sanarak yanimdan kalkip bir baska yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan firtinalari susturmaya çalismak oldu sessizce...
Habersizce kapini çaldigim o gün, kapinda kalip, içeri girememek oldu...
O güne kadar hiç olmazsa bana karsi dürüst olmanla, yasadiklarini benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum... Ama bir baskasini incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizledigini, yalanlarla da olsa onu korudugunu farkedince bu avuntu da terketti beni... Yalanlarini bile kiskanir oldum.
Neden dürüst olmak için beni seçmistin sanki... Gerçegin acimasiz zindanlarinda neden beni kilitli birakmistin...
Ne çok düsündüm bu sorularin cevaplarini... Ne çok sorguladim kendimi, nerde hata yaptigimi, neyi eksik biraktigimi...
Kadinca oyunlardan haberim olmadi hiçbir zaman. Seçtigin yasam biçiminden koparmak, seni soluksuz birakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istedigin bu muydu? Seni yanlis mi tanimistim?.. Bana hep, ne kadar asil bir yüregim oldugunu söyler dururdun... Isyanim, kalbimin ezilmis parçalarinin üstünü örtüp, sessizce çekip kapini çikmak olurdu en fazla...
Yalniz kalmak istedigini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çikip giderdim... Özür diler gibi bir sesle, onun gelecegini söylediginde, sessizce çikip giderdim... Karsinda ben otururken, onunla saatlerce telefonda konustugunda çikip giderdim... Hep giderdim...
Bu onurlu tavrimdi belki de ezen yüregini... Vazgeçemedigin tek yanim buydu belki...
Sonra, sevmek yarali kadinligimi baska yüreklerle avutma yanilgisina kapilmak oldu... Buna hakkim oldugunu söyleyip dursan da, biliyorum, aslinda içten içe hiç affetmedin beni... Sen çoktan parçalanmistin zaten... Benim de yüregimi böldügümü düsünmek sana bile agir geldi... Oysa ben, seni degil, kendimi cezalandiriyordum baska bedenlerde... Ruhumu kemiren bu deli aski cezalandiriyordum... Bunu anlamadin mi sevgili?
Sevmek seni degil çocuklugumu, düslerimi, kendimi aldatmak olmustu artik... Bana baglanan masum asklari seninle aldatmak olmustu... Kimseye veremedim yüregimi. Ne zaman baksalar içime, yüregimin kirik aynasinda kendilerinin degil, senin yüzünün aksini gördüler hep. Sessizce çekip gittiler. Farketmedim bile gittiklerini...
Gittin...
Seni sevmek, bensiz akip giden hayatina bir yabanci gibi uzaktan bakmak oldu çoktandir... O çocuk ellerinin, bir baskasinin saçlarinda gezindigini, aniden özlemle sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu, sabahlari uykunda bir baska kadina "gitme" diye sayikladigini düsünmek oldu, seni sevmek... Geceleri, kokuna hasret yatagimda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemedigi bir bencillikle, kalbindeki tek askin benimki olmasi için gözyaslari içinde Tanri'ya yalvarmak oldu..
Seni yasak bir ask gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasinda yasamak oldu, sevmek... Beni hayatindan disladigin için öfke nöbetlerine kapilip, bana bile yabanci gelen, hiç tanimadigim bir sesle sana bagirmak, haykirmak, aglamak, sonra pismanlikla affedip tutkuyla sana tekrar sarilmak oldu...
Yabani bir ot gibi ruhumu sarip sarmalayan öfke ve kiskançlik duygulariyla benligimden uzaklasmayi kendime yakistirmamak, sikisip kaldigim bu karanlik dehlizde, kendi kalbimde, yalnizligimda, sensizligimde, kendi askimla delirmek oldu artik seni sevmek...
Simdi, bu aciya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluga birakip gitmesi için birbirine yalvaran iki yüregiz artik... "Ayazda Iki Yürek" gibiyiz...
Sen benim sizofren askimsin... Bense senin kanayan vicdaninim...
Affet beni sevgilim... Verdigim sözleri tutamadim...
Cezmi Ersöz
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
