23 Ağustos 2010 Pazartesi

ben gittim çoktan

insan hayal ettiği müddetçe yaşar, peki hayalleri gerçekleşmediğinde ne olur?

Nefes alıp verdiğimi kabul ediyorum, kalbim (çok şükür ki) kan pompalamaya devam ediyor, ve maalesef ( iyi ki) beynimin kıvrımları hala çok sağlıklı son derece de aktif ve randımanlı. Tüm bu cümlelerim biyolojik olarak son bulacak hayatın sonrasının korkunç bir sır olması nedeniyle çıkıyor ağzımdan.
üzerimdeki eğreti kılıftan, yüzümdeki makyajdan, french manikürlü tırnaklarımdan nefret ediyorum, bir de ağzımdan çıkan gürültülü kahkahalardan.Kamuflanjın böylesi yoruyor beni,herkesi ustaca yanıtlıyor olmak vicanımın orta yerine dokunuyor. Sürekli rötuş isteyen bu kılıfın terzisinin bile içinde ne olduğundan haberi yok, anlamaya da uzak ve sinir bozucu şekilde sakin... Her yerden, her şeyden, herkesten mesajlar yağıyor, en azından oyle olduğunu düşünmeye zorlanıyorum... Her şer, her keder aslında bişeyler anlatmaya çalışıyor bana,... güya. Ben de anlamaktan uzağım ve sinir bozucu şekilde isyanlardayım. Şikayet mektubunu kime yazmalıyım? Yıkılmam biliyorum, ben hacıyatmazın prototipiyim...Hevesle, merakla bekleyenere müjdeli haber yok bu cephede. sürekli kanasa da yaralarım, iliklerim 7X24 mesaide. Gücümü bir türlü toparlayamadığım, gizliden gizliye sendelediğimi biliyorum. Öyle bir oyun ki oynadığım ezberden, bu yıl ki oskara adayım. Elime tutuşturulan , sayfaları habire yırtılan, cümlelerinin üstü cizilen senaryoda, ismi vasfı, kudreti olmayan bir sürü sözde kahraman aslında bensiz aciz birer figuran... Figuranları, kahraman olduklarına ikna eden enerjim bitmiyor senaryo boyunca, bu enerjinin kaynağı ile birlikte gönderiyorum onları başka senaryolara,bir ömür sürüyor böylece çakma ünvanları,bendeki mide bulantıları. Gözüm arkada, dilimde bir kelime o da "asla", ben gittim çoktan tüm kahramansılara da uğurlar ola...