Buralar benzemiyor artık çocukluğumda gözlerimin gördüklerine, duydugum sesler de kulaklarımın o dönemde duyduğu sesler değil, kokular bile yabancı.
O zamanlar evimiz çok büyüktü, içinde koşmaya kovalamacaya, top oynama devasa yer vardı. Evin bahçesi bilmem kaç bucak ormandı, her köşesinde bütün yaz farklı oyunlar oynardık, on küsür çocuk kendi aramızda kaybolurduk, ön kısımda yer alan ağacın dallarına hepimiz birden otururduk, sığardık. Çamurdan, gazoz kapaklarından papatyalardan pasta yapardık, saklambaç, yakar top, tilki tilki saatin kaç, bezirgan başı, lastik, dokuz taş , istop oynardık. Kapıcımız İbrahim amca bizi hortumla sulardı, çığlıklar atardık, saat mefumu yoktu ,ezan okununca akşam olurdu, eve girme vakti gelirdi, babamızdan çok fena korkardık. 30 küsür yaşındakiler bizim için amcaydı, teyzeydi, bir nevi kartlardı, bizden epey bi uzaktalardı. Apartmandan cenaze çıkar gülerdik, saat 8 oldu mu yataga girerdik, dolaptan birileri cıkardı sanki geceleri, korkardık, gündelik yalanlarımız vardı, yalandı bilirdik ama hep çok gülerdik. Bakkal açıkta satılan bisküvi kokardı, bahar gelince de sokak hanımeli , bir damla balını yerdik. akakşam sefaları açardı loş vakit gelince, toz leblebi yerdik koş koşcu amca geçerse, boğazımıza kacardı,yüreğimiz ağzımıza gelirdi, kaynana şekeri diye kahverengi küp şekerler vardı, anneler pazartesi pazarından dönerken alırdı, mc donalds yoktu, burger king yoktu ama bahçede mis gibi katmer yapılırdı. Apartmanda dairelerin kapıları hep açıktı, kim nerde belli olmazdı, sabah kahvaltısı birinde, akşam çayı birinde olurdu, çocuklar bir evde toplanırdı. Annelerimiz cok güzel babalarımız cok yakışıklıydı, kardeşlerimiz salak ve küçüktü, tek bir TV kanalı vardı, ailecek aartık ne varsa o izlenirdi, eurovision mesela hasretle beklenirdi, elektrikler sık sık kesilirdi, oyle olunca da bol bol sohbet edilirdi, mum ışığında gölge oyunları , isim şehir nehir oynanırdı, yaz akşamları okey sesleri yankılanırdı. En fazla benetton dan giyinilirdi, bir de limondan , tişörtlerde vatka vardı, etekleri paantalonun içine sokulurdu, saçlarda krep çok modaydı. Epi topu 5 müzik kaseti çıkardı yazları, hepsi de alınırdı, çılgınlar gibi videocuda kaset kiralanır betamax ya da VHS olark izlenirdi. Çok ama çok güzel aşık olunurdu, sabırla sevilirdi,telaş yoktu, bazaen bir yıl boyunca sadece camdan cama el sallanırdı di,di,di,dı , dı ,dı.
Aradan geçtiyse sadece bir 20-25 yıl geçti. Evler küçüldü, sığamaz hale geldik, bisküviler pakete girdi, leblebi tozu nerde satılır bilemem, evlerin kapıları kapandı bir de üstüne üstlük şakır şakır kilitlendi, ölüm artık daha gerçekçi, daha bi yakın. 30 yaşındakilere ısrarla genç diyoruz komik bir algıyla. Bahçede kimse oyun oynamıyor, oynayamıyor, bitlendiğimiz koca ağaç yaşlandı öldü adeta. Eve geldiğimiz saatler belli değil , sınırsız bir özgürlük hissi var bünyemizde, cebimizde paramız ,altımızda arabamız, yüzlerce TV kanalı, yüzlerce radyo, yüzlerce CD, kitap, gidilesi, yapılası bissürü şey, herkesin odasında telefon , televizyon, bilgisayara adeta mahkum bir kitle. Bir tatminsizlik, bir doyumsuzluk bir sabırsızlık, içimizde tanımlanamaz bir mutsuzluk, o dönemlerde atılan kahkahalardan eser yok, her şey dert, her şey tasa, geçmişe özlem her geçen gün artıyor, aşklar acı veriyor, yarası hiç geçmiyor, kalp kendini yenilemiyor, her gelip ardından gidenin ardından bi süre bakakalıyor, hepsi gözünün kenarına bir çizik atıyor. Bu hızlı akış durmaz mı, son bulmaz mı, olmuyorsa hiç değilse yavaşlamaz mı, birisi gelip artık kalmaz mı,geçmişe, şu ana ve geleceğe aynı anda ait olmaz mı, saplanmış tüm kıymıkları çıkartmaz mı, çıkan yerlere merhem basmaz mı, böylece sanki hiç başka kimse olmamış gibi olmaz mı? Bu nasıl bir ikilem? En çok özlediğim şey yeniden olsun , en çok özlediğim kişi geri gelsin .... lütfen
25 Nisan 2010 Pazar
7 Nisan 2010 Çarşamba
kalabalıklar içinde dolanırım,yalnızlıktan dem vururum
Her çekilen fotoğraf karesinde sağında solunda, önünde arkanda birilerinin olması içinde bulunduğun kalabalıkları yaratır. Ağzından çıkan kahkaha dolu cümleler, vücudunun kıpır kıpırlığı, bu kalabalıklara çar çabuk alışılmışlığın suni işaretleri, jeneratör enerjisi, ha bittim biteceğim endişesi.
Elime tutuşturulan senaryonun yazarını , beni sahneye iten gizli elden, sinirimi bozan sesin ait olduğu suflörden yana merakım. Ne hummalı bir nefes alış veriş ticareti. Ruhu bedeninden ayrı yaşayanlar ordusuna, düşmana karşı verilen umutsuz bir yaşam mücadelesi, hareket kontrolünü tamamen elinden almış bir girdap,rolüne yakışmayan eğreti jönler,spontane planlanan, amatörce kurulan ve her defasında seni kapana kıstıran tuzaklar. Kim dost kim düşman belli değil ve hepsi sana aynı mesafe yakınlıkta, sağında solunda, önünde arkanda, senin kalabalığında, senin yalnızlığının etrafında.
Bir insanın 5 duyu organı da zamanla gelişim, değişim gösterir mi? Gözlerimin gördüğü, kulaklarımın duyduğu, ellerimin dokunduğu, burnumun kokladığı, dilimin tattığı her şeyin değişmiş olamaması ihtimali karşısında cevaben "eveeeeet" diye haykırılası acı bir manzara. Ağzımdan çıkan ses kime ulaşır bilinmez, elimi uzatsam kim tutar meçhul, başımı kaldırsam gözlerimi açsam kalbimden geçenleri kim okur, kim canı gönülden inanır? Herkesteki gelişim, değişim hangi noktada örtüşüverir? Örtüştüğü an belki eski tatlar, eski hisler geri gelir, kim bilir?
İçimdeki endişeyi gün be gün sulayan, adımı kara kaplı defterine alan , ruhunu bedenine geri çağıracak sözcükleri mantık kandırmacası ile yutan, bu yazıyı bana yazdıran, anatomisi insana, dnası hayvana benzeyen fotosentez yaparak yaşadığını inandığım her yaratığa, selam yola devam....
Elime tutuşturulan senaryonun yazarını , beni sahneye iten gizli elden, sinirimi bozan sesin ait olduğu suflörden yana merakım. Ne hummalı bir nefes alış veriş ticareti. Ruhu bedeninden ayrı yaşayanlar ordusuna, düşmana karşı verilen umutsuz bir yaşam mücadelesi, hareket kontrolünü tamamen elinden almış bir girdap,rolüne yakışmayan eğreti jönler,spontane planlanan, amatörce kurulan ve her defasında seni kapana kıstıran tuzaklar. Kim dost kim düşman belli değil ve hepsi sana aynı mesafe yakınlıkta, sağında solunda, önünde arkanda, senin kalabalığında, senin yalnızlığının etrafında.
Bir insanın 5 duyu organı da zamanla gelişim, değişim gösterir mi? Gözlerimin gördüğü, kulaklarımın duyduğu, ellerimin dokunduğu, burnumun kokladığı, dilimin tattığı her şeyin değişmiş olamaması ihtimali karşısında cevaben "eveeeeet" diye haykırılası acı bir manzara. Ağzımdan çıkan ses kime ulaşır bilinmez, elimi uzatsam kim tutar meçhul, başımı kaldırsam gözlerimi açsam kalbimden geçenleri kim okur, kim canı gönülden inanır? Herkesteki gelişim, değişim hangi noktada örtüşüverir? Örtüştüğü an belki eski tatlar, eski hisler geri gelir, kim bilir?
İçimdeki endişeyi gün be gün sulayan, adımı kara kaplı defterine alan , ruhunu bedenine geri çağıracak sözcükleri mantık kandırmacası ile yutan, bu yazıyı bana yazdıran, anatomisi insana, dnası hayvana benzeyen fotosentez yaparak yaşadığını inandığım her yaratığa, selam yola devam....
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
